İÇİNDEKİLER
ARAMA:

ÖNSÖZ

Varlıklar âlemini ve bilhassa insanlığın değerini Hazret-i Peygamber’le zirveleştiren, ayrıca O Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi’nin ömrüne yemin ederek O’nu izzet ve şeref menbaı kılan ve bizleri de O’na ümmet olma bahtiyarlığına erdiren Allâh Teâlâ’ya sonsuz hamd ü senâlar olsun!

Bütün âlemlere rahmet ve bereket kaynağı olan ve sayısız fazîlet numûnesi davranışlarla ahlâkı zirveleştiren ve insanlığa ebedî ve emsalsiz bir örnek şahsiyet kılınan Peygamberler Sultânı Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya da sonsuz salât ü selâm olsun!

Yerde ve gökte ne varsa kendisine âmâde kılınan insanoğlu, her şeyden önce bu ilâhî ikrâma liyâkat ve şükür hâlinde yaşamalıdır. Bunun da yolu, fazîlet ve asâlet dolu bir kulluktan geçer. Bu kulluğun özü; “mekârim-i ahlâk”tır, yâni senâ edilmiş, yüce ve en güzel davranışlarla müzeyyen bir ahlâk…

Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“Ben başka bir maksatla değil, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü’l-Hulk, 8) buyurarak, vazîfesinin temel hikmetini ifâde etmiş ve güzel ahlâkın ehemmiyetini vurgulamıştır. Gerçekten de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bütün hâlleri, her bakımdan zirve örnekler, hasletler ve güzellikler meşheridir. Öyle ki, Cenâb-ı Hak:

(Ey Rasûlüm!) Hiç şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin!” (el-Kalem, 4) buyurarak bu hakîkati te’yîd etmiştir.

Dolayısıyla Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Kur’ân-ı Kerîm’i sadece lafzen öğreten bir muallim olarak değil, canlı bir Kur’ân hâlinde, ilâhî hakîkatleri fiilen tâlim eden bir hidâyet rehberi olarak yaşamıştır. Bu yüzden O’nun muazzez ve mübârek hayâtı, kıyâmete kadar gelecek nesillere en güzel örnek olmuştur.

Hakîkaten, o Varlık Nûru’nun ulvî teşrîfiyle, cihânın kararmış ufukları nûra gark oldu, insanlığın beklediği yeni bir saâdet sabahı doğdu, kalbler nûrlandı, tefekkürler derinleşti, basîretler açıldı. Velhâsıl insanlığı hakîkî şeref ve haysiyetine, hayır-hasenâta, hakka, adâlete ve fazîlete O erdirdi. Hayat ve ebediyetin sırrını O öğretti.

Kıyâmete kadar O’ndan sonra peygamber gelmeyeceği için, insanoğlunun muhtaç olduğu hangi güzellik ve haslet varsa, O’nun yüce şahsına lutfedilmiştir. Bu bakımdan, bütün güzellikler O’nda zirveleşmiştir. Bu meyanda:

Muhabbetin zirvesi O’dur. Kahramanlığın zirvesi O’dur. Sabrın, sebâtın zirvesi O’dur. Cömertlik, fedâkârlık ve diğergâmlığın zirvesi O’dur. Büyük ganimetler ve dünyâ nîmetleri önüne serildiğinde dahî zühd, verâ, kanaat ve tevâzuun zirvesi O’dur. Merhamet ve şefkatin, muhtaçlara yardımın zirvesi O’dur. İhlâs ve takvânın zirvesi O’dur. Rızâ ve şükür hâlinin zirvesi O’dur. Mârifetullâh ve irfânın, lutuf ve ihsânın zirvesi O’dur. Peygamberliğin zirvesi O’dur. Eğitim ve öğretimin, ilâhî edep ve terbiyenin zirvesi O’dur. Yaralı gönüllere tabipliğin zirvesi O’dur. Doğruluğun ve eminliğin zirvesi O’dur. Hakk’a halîl ve habîb olmanın zirvesi O’dur. Kıyâmette mahşer imâmı O’dur. Mücrimlerin şefâatçisi O’dur. Hâsılı her türlü fazîlet, ahlâk ve hizmetin, yâni en mükemmel kulluğun zirvesi, ancak O’dur.

Zîrâ Allâh’ın râzı olduğu huy, davranış ve fazîletlerden ibâret olan güzel ahlâk, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübârek lisan ve tatbikâtı ile beşeriyete tebliğ olunmuştur. Cenâb-ı Hak, İslâm ile murâd ettiği “kâmil insan” modelini, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şahsında sergilemiş, O’nu bütün bir beşeriyet için örnek şahsiyet kılmıştır.

Böylece Hazret-i Peygamber’in sözleri ve prensipleri, hem kendi hayâtında hem de kıyâmete kadar devam edecek olan ümmetinin hayâtında fiîlen yaşanan en mükemmel örnekler manzûmesi olmuştur.

Buna mukâbil, akılları vahiy ile terbiye edilmemiş filozofların ise, ictimâî sulh ve sükûn ile ahlâk nâmına ortaya koydukları -müsbet veya menfî- fikirler, çoğunlukla kütüphânelerin tozlu raflarındaki kitaplarda kalmış, hayâta intikâl edenlerinin de ömürleri gâyet kısa sürmüştür. Zaten bu filozoflar, söylediklerini ne kendi hayatlarında ne de başka insanlar üzerinde örneklendirememişlerdir. Onların fikirleri, sırf bir nazariye olarak kalmıştır.

Meselâ Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kânun ve kurallarının temelini atmış olmasına rağmen, ilâhî vahiyden uzak olduğu için, onun felsefesine inanıp hayâtına tatbîk ederek saâdete kavuşmuş, tek bir kişi bile göremeyiz. Yine Fârâbî’nin hayâlinde canlandırdığı “güzellik şehri ve ideal toplum”a dâir fikirlerini ihtivâ eden en mühim eserinin bile, hiçbir tatbik imkânı olamamış, o fikirler de, kitap satırlarından dışarıya çıkamamıştır. Çünkü bunlar, yaşanılarak yazılmış ve söylenmiş gerçekler olmadığı gibi, kaleme alındıktan sonra da yaşanabilen özelliklere sâhip olamamıştır.

Oysa Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, risâlet vazîfesine başlamadan önce kendisini herkese sevdirmiş ve şahsiyeti, halkın kendisine “Sen el-Emîn ve es-Sâdık’sın!” demelerini gerektiren bir mükemmellik arz etmiş ve O, teblîğine böyle bir kimlik ve şahsiyet tescîlinden sonra başlamıştır.

İşte O’nun böylesine yüce ahlâkı ve mânevî terbiyesiyle, asırlar ve nesiller yeniden şekillenmiş; insanlığa bir “asr-ı saâdet” ikrâm edilmiştir. İslâm hukûku metodolojisinin en mühim sîmâlarından olan Karâfî (v. 684):

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, yetiştirmiş olduğu ashâb-ı kirâm dahî, O’nun peygamberliğini ispâta kâfî gelirdi.” demiştir.

Peygamber Efendimiz’in özü, sözü ve her hâli, baştan sona Kur’ân-ı Kerîm’de meknûz olan güzel ahlâkın fiilî bir tefsîrinden ibârettir. Bütün fazîletlerin en kâmil ve zirve misalleri, O’nun hayâtında sergilenmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın sanatının en büyük eseri, insandır. İnsanlığın mânevî kemâlâttaki zirvesi de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. O derecede ki, Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e itaati, kendine itaat; Peygamber Efendimiz’e isyanı da kendine isyan olarak kabul ve îlân buyurmuştur.

Âyet-i kerîmede buyrulur:

(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allâh da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allâh son derece bağışlayıcı ve merhamet sahibidir.” (Âl-i İmrân, 31)

Buna göre Peygamber Efendimiz hakkında, -şirke vardırmamak şartıyla- bütün övgüler mübahtır. O’nu medh ü senâ ise, ancak kendisini idrâk edebildiğimiz kadar lisâna akseder.

Rabbimiz’in hârika bir sanat şâhikası olan Rasûlullâh’ı -beşerî tâkat dâhilinde- en güzel şekilde idrâk eden ve O’ndan bizlere izler intikâl ettirenlerin başında ashâb-ı kirâm gelir.

Hakîkaten Rasûlullâh Efendimiz’in ibâdet, muâşeret ve muâmelâttaki güzelliklerini, gelecek nesillere intikâl ettirme vazîfesinde ilk fazîlet halkası, O’nun sohbetiyle şereflenmiş olan bu mübârek insanlardır. Bu sebepledir ki, Peygamber Efendimiz, onların “gökteki yıldızlar gibi olduklarını” ifâde buyurmuştur.

Allâh Rasûlü’nün nebevî ahlâkından hisse alarak, insanın kendisine âit olan asıl zenginliğin, âhirete gönderdiği hayırlar nisbetinde olduğunu idrâk eden ashâb-ı kirâm, Allâh rızâsı uğruna cömertlik, diğergâmlık ve fedâkârlıkta kâbına varılmaz fazîletler sergilemişlerdir. Onlar, hayatlarını Allâh rızâsına endekslemişler, merhamet ve şefkatte derinleşerek hakkı tevzî hassâsiyetinde zirveleşmişlerdir. O mübârek nesil için, hayâtın en zevkli ve mânâlı anları, büyük bir îman heyecânı içinde, insanlığa tevhîd mesajını ilettikleri zamanlar olmuştur.

Sahâbe neslinin ardından, onların fazîlet düsturlarına güzelce tâbî olarak kıyâmete kadar teselsül eden bütün evliyâullâh da, hakîkatte Allâh Rasûlü’nün fazîlet güneşinden feyizlenmenin bereketiyle yücelmişlerdir.

Hazret-i Mevlânâ bu hâli ne güzel ifâde eder:

“Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”

“Veresetü’l-enbiyâ”, yâni Peygamber vârisi olma şerefine erişmiş olan Hak dostu âlimler ve ârifler, nebevî irşad ve davranış mükemmelliğinin zamanlara yayılmış zirveleridir. Yâni onlar da, Hazret-i Peygamber ve O’nun ashâbını görme şerefine nâil olamayan bütün insanlar için fiilî ve müşahhas birer fazîlet rehberleridir.

Velhâsıl, kalbleri ihyâ eden fazîlet harcının özünde hiç şüphesiz ki önce peygamberler vardır. Onların oluşturduğu safların mihrâbında da Peygamberler Sultânı Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yer almaktadır. Daha sonraki saflar ve fazîlet halkaları ise, onlara bağlılıkta yakınlık derecelerine göre ihlâslı âlimler, sâlih kullar, ârifler, âşıklar, vesâiredir. Onlar, insanlar arasında, kulluk ve hayırda güzel yaşayışları sebebiyle seçkin sîmâlardır. Yine onlar, dâimâ güzel olanı ihlâs ile yaşadıkları için etraflarına aslâ mâzî olmayacak güzellikte nâdide hâtıralar armağan etmişler ve böylece bir “Fazîletler Medeniyeti” meydana getirmişlerdir. Onlardan intikal eden fazîlet kıssaları; ruhlara huzur ve ferahlık verir, hasta gönüllere şifâ bahşeder.

Dolayısıyla bizzat Kur’ân-ı Kerîm’in de takip ettiği bir metot olan fazîlete dair kıssaları yâd etmek hakkında, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri şöyle demektedir:

“(Sâlih) ulemânın güzelliklerini anlatan kıssalar, bana fıkhın çoğundan daha sevimli gelir. Çünkü bu kıssalar, bize Hakk’a yaklaşanların edep ve ahlâkını öğretir.”

Gerçekten de, insan idrâki için bir mes’eleyi örnek olmadan tam mânâsıyla kavramak mümkün değildir. Hayır ve şer, ancak örnekler ışığında netleşir. Sevgiler, örneklerle daha coşkun ve canlı hâle gelir. Sevilenin hâline bürünmek, ondan aksedecek güzel örnekler ile gerçekleşir. Bu itibarla güzel örnekler, insanı gerçek asâlet ve haysiyetine ulaştıran ilâhî nasiplerdir.

Nitekim Mâlik bin Dinar Hazretleri de şöyle demektedir:

“Sâlih kulların güzel kıssaları, âdeta cennet hediyeleridir.”

Dolayısıyla fazîlet kıssalarının her biri de, bizlere hediye edilmiş paha biçilmez inciler mesâbesindedir.

Kısacası bütün mesele, güzel ahlâk ve fazîletleri ikâme edebilmektir. Nitekim Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Kıyâmet gününde mü’min kulun terâzisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allâh Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder.” (Tirmizî, Birr, 62/2002)

Güzel ahlâkın özü, hiç şüphesiz ki Hazret-i Peygamber’e ve O’nun izinden giden sâlih kullara dost olmaktan geçer. Fazîletler halkasına tutunmanın ilk şartı budur. Onlarla dostluğu kaybederek gafletin girdabında helâk olmak ise kötü ahlâkın özünü teşkil eder. Nitekim bu gerçeğe istinâden Cenâb-ı Hak, hadîs-i kudsîde şöyle buyurur:

“Her kim (ihlâs ile Bana kulluk eden) bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona karşı harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibâdetlerle durmadan yaklaşır. Nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, akleden kalbi ve konuşan dili olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlakâ veririm. Bana sığınırsa, onu korurum. Ben, yapacağım bir şeyde, mü’min kulumun rûhunu kabzetmekteki tereddüdüm kadar hiç tereddüde düşmedim:1 (Zîrâ) o, ölümü sevmez, Ben de onun sevmediği şeyi sevmem.” (Bkz. Buhârî, Rikâk, 38; Ahmed, VI, 256; Heysemî, II, 248)

Bizleri Hak katında makbul kılacak üstün fazîletlere nâiliyet için, Hak dostlarına ve onların da etrâfında âdeta pervâne oldukları Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e cân u gönülden muhabbet besleyip güzelce tâbî olmak zarûrîdir.

Bunun için de Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ı, görmek seviyesinde olmasa da lâyıkıyla tanımak ve Hak katında övülmüş olan yüce hasletlerini örnek alıp yaşamak, ümîd edilir ki, bizi Hazret-i Peygamber’in müjdelediği “kardeşleri”nden olma şerefine nâil eyler.

Bugün O’nu tanırsak, yarın mahşerde O da bizi tanır. O’nu görecek kıvamda olursak, O da bize nazar kılar. O’nu duyar ve sözünü tutarsak, O da bizim feryâdımızı işitir, elimizden tutar. Böylece diğer insanlara da, O’nun güzel örnek olma vasfının temâşâgâhı hâline geliriz. Hepimiz için en büyük fazîlet budur!

Elinizdeki bu âcizâne eser de, işte bu çerçevedeki fazîlet örneklerine dâir kaleme alınmıştır. Bu fazîlet örnekleri, başta Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüce şahsındaki ulvî misallerden, sonra da o güzel misallere birer pürüzsüz ayna durumunda olan ashâbın, velîlerin, âlimlerin ve sâlihlerin numûne davranışlarından oluşmaktadır.

Ayrıca, sâdece peygamberlerin ve takvâ yolunda yürüyen Hak dostlarının menkıbeleriyle iktifâ etmeyerek, zaman zaman idârî ve ictimâî hâdiseler içinde yoğrulan târihî şahsiyetlerin ve cihâna yön veren cengâverlerin gerçekleştirdiği birçok fazîletli davranış örneklerini de zikretme gayretinde bulunduk. Tâ ki onlar gibi idârî ve ictimâî vak’alara karışmış ve karışacak olanlar da muhtaç oldukları ideal davranış örneklerini bulabilsinler.

Elbette ki, bütün fazîlet halkalarının kendisinde toplandığı ve O’nun yüce şahsından diğer erbâb-ı fazîlete tevzî edildiği O İki Cihan Sultânı Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i lâyıkıyla anlatabilmek, biz âcizler için çok zordur. Zaten maksadımız da, O’nu tamamıyla anlatabilmiş olmak değil, sadece O’nun sonsuz feyiz deryasından bir katre tadabilmek, O’na bir adım daha yaklaşabilmek, O’na olan aşk ve muhabbetimizi tazeleyebilmek, bağlılığımızı arz etmek, sonsuz rahmetine koşmak, şefaatine sığınmak…

Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ki, biz âciz kullarını meccânen, yâni bir bedel ödemeksizin Habîb-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ümmeti olmakla şereflendirdi. Bu ilâhî lutfun hakîkatine ererek, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbetine ve “kardeşlerim” iltifâtına lâyık olabilmenin yegâne yolu, O’nun Sünnet-i Seniyye’sine sımsıkı sarılarak, vârisleri olan evliyâullâh gibi, -tâkatimiz nisbetinde- nebevî ahlâk ile ahlâklanmaktan geçmektedir.

Bu yüzden günümüzde de sahâbîler ve Hak dostları gibi Allâh Rasûlü’nün muhabbetiyle dolup O’nun yüce ahlâkını tahsîle tâlip olmak mecbûriyetindeyiz. Aradan geçen asırlara rağmen onların hiçbir zaman eskimeyecek ve solmayacak güzelliklerini yaşayıp yaşatma gayreti içinde olmalıyız. Zîrâ Fahr-i Kâinât Efendimiz’in hakîkî ümmeti olma şeref ve bahtiyarlığına liyâkatin bedeli de budur.

Bu duygu ve düşüncelerle te’lîf ettiğimiz bu eserin hazırlanmasında emeği geçen başta Murat KAYA olmak üzere bütün akademisyen kardeşlerimize teşekkür eder, gayretlerinin bir sadaka-i câriye olarak Hak katında makbûliyetini niyâz ederim.

Cenâb-ı Hak, rızâsına medâr olacak güzel davranışlarla ve fazîlet numûneleriyle feyizlenmiş bir hayat yaşamayı cümlemize nasîb eylesin. İki cihanda da bizleri Rasûlüne her bakımdan yakın bir dost kılsın, O’nun şefaat-i uzmâsına nâil eylesin!..

Âmîn!..