Fazîlet Tabloları
Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
“Ey insanlar! Allâh’a tevbe edip O’ndan af dileyiniz. Zîrâ ben O’na günde yüz defa tevbe ederim.” (Müslim, Zikir, 42)
Allâh Rasûlü’nün, gelmiş ve geçmiş bütün günahları affedildiği hâlde, devamlı tevbe ve istiğfarda bulunması, Allâh Teâlâ’nın bahşettiği nîmetlere bir şükür olduğu kadar ümmetine de üstün bir edep dersidir.
Kulun en mühim vazîfesinin, her an Allâh’ı zikretmek ve O’na ibâdette bulunmak olduğunu bilen Nebiyy-i Ekrem Efendimiz, daha fazla ibâdet etmesi gerektiğini düşünerek her fırsatta tevbe ve istiğfâra sarılırdı. O, aynı zamanda ümmeti nâmına da tevbe ve istiğfâr ederdi.
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- şöyle der:
“Biz, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir mecliste yüz defa:
«Allâh’ım! Beni bağışla ve tevbemi kabul buyur! Çünkü Sen tevbeleri çok kabûl eden ve çok merhamet edensin.» dediğini sayardık.” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1516; Tirmizî, Deavât, 38/3434)
Rasûlullâh Efendimiz’in yapmış olduğu tevbe ve istiğfarlar, kendisinin bir hatâsından dolayı değil, Allâh Teâlâ’ya daha çok yakınlık kesbetmek ve O’nun rızâsını kazanmak içindir. Efendimiz, her an mânevî terakkî içinde bulunduğundan, dâimâ bir önceki hâl ve makâmı için istiğfâr etmiştir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, son zamanlarında:
“Ben Allâh’ı ulûhiyet makâmına yakışmayan sıfatlardan tenzîh eder ve O’na hamd ederim.” sözlerini sık sık söyler olmuştu. Hazret-i Âişe vâlidemiz:
“–Yâ Rasûlallâh! «Sübhânallâhi ve bi-hamdihî estağfirullâhe ve etûbü ileyh» sözlerini pek sık söylediğinizi görüyorum, bunun sebebi nedir?” diye sordu.
Peygamber Efendimiz:
“–Rabbim bana ümmetim içinde bir alâmet göreceğimi bildirdi. Onu gördüğümden bu yana bu tesbîhi çok söylerim. Ben o alâmeti, Mekke’nin fethine işâret eden,
«Allâh’ın yardımı ulaşıp fetih gerçekleşince ve insanların grup grup Allâh’ın dinine girdiklerini gördüğünde Rabbini hamd ile tesbîh et ve O’ndan mağfiret dile! Çünkü Allâh tevbeleri çok çok kabûl edendir.” (meâlindeki Nasr) Sûresi’nde gördüm.” buyurdu. (Müslim, Salât, 220)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetine farklı istiğfar şekilleri de tâlim buyurmuştur. Bunların en mühimi, “Seyyidü’l-İstiğfâr”dır ki, bunu Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- bir hadîs-i şerîflerinde şöyle beyân etmiştir:
“İstiğfârın en üstünü kulun şöyle demesidir:
«Allâh’ım! Sen benim Rabbimsin. Sen’den başka ibâdete lâyık ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen’in kulunum. Ezelde Sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana lutfettiğin nîmetleri yüce huzûrunda minnetle anar, günâhımı îtirâf ederim. Beni affet, şüphe yok ki günahları Sen’den başka affedecek yoktur.»”
Rasûl-i Ekrem Efendimiz sözlerine devamla şöyle buyurur:
“Her kim, bu Seyyidü’l-İstiğfârı sevâbına ve fazîletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse cennetlik olur. Yine her kim, sevâbına ve fazîletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse cennetlik olur.” (Buhârî, Deavât, 2, 16; Ebû Dâvûd, Edeb, 100-101)
Tevbe ve istiğfârı, arkasından yapılacak amel-i sâlihlerle takviye etmek lâzımdır. İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Bir kişi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek:
“–Ben büyük bir günah işledim, buna tevbe imkânım var mı?” dedi.
Allâh Rasûlü:
“–Annenhayatta mı?” diye sordu.
Sahâbî:
“–Hayır.” dedi.
“–Peki teyzen var mı?” dedi.
Sahâbî:
“–Evet, var.” deyince Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Öyleyse ona iyilikte bulun. Teyze, anne makâmındadır!” buyurdu. (Tirmizî, Birr, 6)
Burada Peygamber Efendimiz, nedâmet ateşiyle yanan ve istiğfarda bulunan sahâbîye, tevbesini amel-i sâlihlerle desteklemesini tavsiye buyurmuştur. Yapılan iyilik ve hayırların kötülüklere keffâret olarak onları yok edeceğini bildirmiştir.
Fahr-i Kâinât Efendimiz, bir gece rüyâsında Bilâl -radıyallâhu anh-’ı görmüştü. Sabahleyin müezzini Bilâl’i yanına çağırdı ve ona:
“–Bilâl! Dün gece cennette, senin ayakkabılarının tıkırtısını önümde duydum. Hangi ameli yaparak benden önce cennete girdin?” diye sordu.
Bilâl -radıyallâhu anh- da:
“–Yâ Rasûlallâh, ne zaman küçük bir günah işlesem arkasından hemen kalkıp iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alırım.” dedi.
Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–İşte bunun sâyesinde!” buyurdular.32
Görüldüğü üzere, herhangi bir kusur işlediğimizde vakit kaybetmeden tevbe etmemiz ve bunun için de sâlih amellerle tevessülde bulunmamız îcâb etmektedir.
İhmâli sebebiyle Tebük Seferi’ne katılmayı geciktiren, nihâyet kâfileyi kaçıran Kâ’b bin Mâlik -radıyallâhu anh-, bu hatasından dolayı hemen tevbe ve istiğfâr etmiş, işlediği kusurun pişmanlığından, dünyâ bütün genişliğine rağmen kendisine dar gelmişti. Tevbesinin kabûl edildiği haberini aldığında ise, sevincinden derhâl secdeye kapandı. (İbn-i Mâce, Salât, 192) Daha sonra da bütün mal varlığını Peygamber Efendimiz’e teslîm ederek bununla tasaddukta bulunmasını istedi. Ancak Allâh Rasûlü, malının yarısını infâk edip, diğer yarısını da ehline bırakmasını tavsiye buyurdu. (Buhârî, Megâzî, 79)
Zîrâ Allâh Rasûlü, herkesin infâkını kalbî durumuna göre kabûl ederdi. Çünkü sonunda pişmân olup infâk ettiklerinin ecrinin zâyî olmasını istemezdi.
Cenâb-ı Hak, tevbe ve istiğfâr eden kullarını her türlü sıkıntıdan kurtarır ve onlara pek çok lutuflarda bulunur. Bir defâsında Hasan-ı Basrî Hazretleri’ne dört kişi gelerek biri kuraklıktan, diğeri fakirlikten, öteki tarlasının verimsizliğinden, bir başkası da çocuğunun olmayışından şikâyette bulunmuş, Hazret’ten himmet talep etmişlerdi. Bu büyük velî, onların her birine de istiğfârı tavsiye etti. Yanındakiler kendisine:
“–Efendim, bu kimselerin dert ve sıkıntıları farklı farklı, lâkin siz hepsine de aynı şeyi tavsiye ettiniz?!” dediler. Hasan-ı Basrî Hazretleri onlara şu âyet-i kerîmeyi okuyarak cevap verdi:
“Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsân etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!” (Nûh, 10-12) (İbn-i Hacer, Fethü’l-Bârî, XI, 98; Aynî, Umdetü’l-Kârî, Beyrut ts. XXII, 277-278)
Şeytanın iğvâsına aldanarak tevbeyi geciktirmek, en büyük israflardan biri olan ömür isrâfıdır. Akıllı bir mü’min, tevbede acele etmeli ve kendisini son nefese hazırlamalıdır.
Rivâyete göre bir terzi, sâlihlerden bir zâta:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in: «Allâh Teâlâ, kulunun tevbesini, canı boğazına gelmediği müddetçe kabûl eder.» (Tirmizî, Deavât, 98/3537) hadîs-i şerîfi hakkında ne buyurursunuz?” diye suâl etti. O zât da sordu:
“–Evet, böyledir. Ama senin mesleğin nedir?”
“–Terziyim, elbise dikerim.”
“–Terzilikte en kolay şey nedir?”
“–Makası tutup kumaşı kesmektir.”
“–Kaç seneden beri bu işi yaparsın?”
“–Otuz seneden beri.”
“–Canın gırtlağına geldiği zaman, kumaş kesebilir misin?”
“–Hayır, kesemem.”
“–Ey terzi! Bir müddet zahmet çekip öğrendiğin ve otuz sene kolaylıkla yaptığın bir işi o zaman yapamazsan, ömründe hiç yapmadığın tevbeyi o an nasıl yapabilirsin? Bugün gücün kuvvetin yerinde iken tevbe eyle! Yoksa son nefeste istiğfar ve hüsn-i hâtime nasîb olmayabilir… Sen hiç: «Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz!» (Münâvî, V, 65) sözünü işitmedin mi?”
Bunun üzerine terzi ihlâsla tevbeye sarıldı ve sâlihlerden oldu.
Zîrâ Peygamber Efendimiz, insanların nasıl yaşarlarsa o hâl üzere öleceklerini ve nasıl ölürlerse öyle haşredileceklerini haber vermiştir.33
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ilâç yaparken rastladığı bir hekime:
“–Ey hekim! Sende benim hastalığıma da ilâç var mı?” dedi.
Hekim:
“–Hastalığın nedir?” diye sorunca Bâyezîd Hazretleri:
“–Günah hastalığı…” cevabını verdi. Hekim ellerini iki yana açarak:
“–Ben günah hastalığının ilâcını bilmem.” dedi.
O esnâda orada bulunmakta olan meczûb bir genç söze karışıp:
“–Baba, senin hastalığının ilâcını ben biliyorum.” dedi. Bâyezîd Hazretleri de sevinçle:
“–Söyle ey delikanlı!” dedi.
Halkın meczûb gördüğü, ancak hakîkatte ârif biri olan genç, günah hastalığının ilâcını şöyle târif etti:
“–On dirhem tevbe kökü ile on dirhem istiğfar yaprağı al! Bunları kalb havanına koy! Tevhîd tokmağı ile döv! İnsaf eleğinden geçir! Gözyaşlarıyla yoğur! Aşk ve nedâmet fırınında pişir! Böylece oluşacak olan macundan her gün beş kaşık al; hastalığından eser kalmaz!..”
Bunları dinleyen Bâyezîd-i Bistâmî, içini çekti ve:
“–Senin gibi âriflere mecnûn diyerek kendilerini akıllı sananlara eyvahlar olsun!..” dedi.
Hâsılı, hatâ işlemekten sâlim olmayan insanoğlunun, tevbe ve istiğfârı hiçbir zaman dilinden düşürmemesi, niyetini de amel-i sâlihlerle tescil ve takviye etmesi zarûrîdir. İstiğfarlar ve amel-i sâlihler, Allâh’a kul olmanın bir îcâbıdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Ey insanlar! Allâh’ın vaadi gerçektir, sakın dünyâ hayâtı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allâh hakkında sizi kandırmasın!” (Fâtır, 5)
Nefs ve şeytana uyarak tevbeyi ömrün sonlarına bırakmak, âkıbeti hüsrân olan en büyük bir aldanıştır. O hâlde tevbe ve istiğfarda acele etmek, samîmî olmak ve amel-i sâlihlerle istikâmetlenmek îcâb eder. Bu hâl, kulu belâ ve musîbetlerden muhâfaza ettiği gibi, ilâhî lutuf ve nîmetlere de nâil kılar.
