İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Bedir Gazvesi öncesinde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ashâbının fikrini öğrenmek istedi. O zaman Mikdâd bin Esved -radıyallâhu anh- ayağa kalkarak şu konuşmayı yaptı:

“–Yâ Rasûlallâh! Ne ile emrolunduysan onu yap, biz Sen’inle beraberiz. Allâh’a yemin ederim ki, biz Sana İsrâîloğulları’nın Mûsâ   -aleyhisselâm-’a dediği gibi demeyiz. Onlar Mûsâ’ya: “…Sen ve Rabbin gidin savaşın. Biz burada oturacağız.” (el-Mâide, 24) demişlerdi. Sen’i hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, şâyet Sen bizi Birkü’l-Gımâd’a34 kadar yürütsen, Sen’inle birlikte olduktan sonra daha fazla güçlüğe bile katlanırız. Sen’in sağında, solunda, önünde ve ardında düşman ile sonuna kadar çarpışmaya her an hazırız!..”35 (Buhârî, Meğâzî 4, Tefsîr 5/4; Vâkıdî, I, 48)

Hazret-i Mikdâd’ın ardından Sa’d bin Muâz -radıyallâhu anh- ayağa kalktı:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizler Sana inandık, Sen’i tasdîk ettik. Getirdiğin Kur’ân ve Sünnet’in hak olduğuna şehâdet ettik. Bu yolda her sözünü dinlemek ve itaat etmek üzere Sana kesin söz de verdik!

Yâ Rasûlallâh! Nasıl dilersen öyle yap! Sen’i hak peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, Sen bize şu denizi gösterip içine dalsan, Sen’inle birlikte biz de dalarız, içimizden hiç kimse de geri kalmaz! Senin yarın bizi düşmanımızla karşı karşıya getirmenden de hoşnutsuzluk duymayız. Savaşta sabır ve sebat göstermek, düşmanla karşılaşınca da sadâkatten ayrılmamak, bizim şiârımızdır. Umulur ki Allâh, Sana bizden, gözünü aydın edecek şeyler gösterecektir! Haydi yâ Rasûlallâh, yürüt bizi Allâh’ın bereketine doğru!” dedi.

Bu sadâkat ve teslîmiyet dolu sözler üzerine Allâh Rasûlü’nün mübârek sîmâları tebessümle doldu, hayır duâ ederek şöyle buyurdu:

“–Öyleyse, haydi Allâh’ın bereketiyle yürüyünüz! Size müjdeler olsun ki, Allâh iki tâifeden gayr-i muayyen olan birini va’detti.36 Vallâhi ben, sanki Kureyşlilerin harp sahasında yıkılacakları yerleri şu anda görüyor gibiyim…” (Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254)

Ashâb-ı kirâm bu sözleriyle, Allâh’a ve Rasûlü’ne olan muhabbet ve itaatlerini ne güzel tescil etmişlerdir.

Enes -radıyallâhu anh-, ashâb-ı kirâmın Allâh ve Rasûlü’nün emirlerine itaatteki ihlâs, samîmiyet, hassâsiyet ve sür’atlerini en güzel bir şekilde ortaya koyan şu hâdiseyi nakleder:

Ebû Talha’nın evinde insanlara sâkîlik yaptığım, yâni kadehlerini doldurduğum bir esnâda içki haram kılınmıştı. Allâh Rasûlü bir münâdîye emretmiş, o da insanlara bu yasağı duyurmuştu. Biz evdeyken münâdînin sesini işittik. Ebû Talha:

“–Çık da bir bakıver, şu ses neyin nesidir?” dedi. Çıkıp baktım ve:

“–Bir münâdî: «Dikkat, dikkat; içki haram kılınmıştır!» diye nidâ ediyor.” dedim. Bana:

“–Öyleyse git ve bütün içkileri dök!” dedi.

O andan itibâren Medîne sokaklarından içki aktı. (Buhârî, Tefsîr, 5/11)

Ashâb-ı kirâm, içkinin haram kılındığını duyar duymaz hiçbir mâzeret ileri sürmeden ve; “Elimdekileri bitireyim de ondan sonra bırakırım.” demek gibi bir oyalanmaya da girmeden derhâl emre itaat etmiş, o an içmekte olduğu kadehte kalan içkiye varıncaya kadar bütün içkileri derhal dökebilme dirâyetini göstermiştir.

Eslem Kabîlesi’nden bir delikanlı, Peygamber Efendimiz’e gelerek:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben gazveye katılmak istiyorum, fakat harp için gerekli olan hiçbir malzemem yok.” dedi. Peygamber Efendimiz:

“–Filân kişiye git; o harbe gitmek üzere hazırlanmıştı, fakat hastalandı.” buyurdu. Delikanlı o kimseye gitti ve:

“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sana selâm ediyor ve harp için hazırladığın malzemeleri bana vermeni söylüyor.” dedi. Bunun üzerine adam hanımına:

“–Hanım! Hazırladığım harp malzemelerinin hepsini bu delikanlıya ver, onlardan hiçbir şey geriye bırakma. Allâh hakkı için, onlardan hiçbir şey bırakma ki, berekete nâil olalım.” dedi. (Müslim, İmâre, 134)

Bu sâhâbî, Rasûlullâh’ın emrine büyük bir aşk ve vecdle icâbet etmiş, hazırladığı hiçbir malzemeyi bırakmadan vermesi için hanımına ısrarla tembihte bulunmuştur. Böylece hem Allâh Rasûlü’ne muhabbet, bağlılık ve itaatini hem de hayırlı amellere duyduğu büyük arzu ve iştiyâkını ortaya koymuştur.

İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- anlatıyor:

“Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Fetih günü, Mescid-i Harâm’a geldiklerinde Kâbe’nin hâciblerinden37 olan Osman bin Talha’ya Kâbe’nin anahtarını getirmesini emretti. Osman -radıyallâhu anh-, anahtarları muhâfaza eden annesine gitti. Ancak müşrik kadın, anahtarı vermekten imtinâ etti. Osman -radıyallâhu anh-:

“–Vallâhi, ya anahtarı verirsin, ya da şu kılıç kınından çıkacaktır!” dedi.

Kadın anahtarı verdi. Osman -radıyallâhu anh-, onu Rasûlullâh’a getirdi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- kapıyı açıp Beytullâh’a girdi. Onunla birlikte Hazret-i Üsâme, Bilâl ve Osman -radıyallâhu anhüm- de girdiler. Efendimiz, gündüz vakti Kâbe’nin içinde uzun müddet kaldı, sonra çıktı. Ardından insanlar içeri girmede yarış ettiler.

Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh-, ilk giren kimseydi. İçeri girer girmez Bilâl -radıyallâhu anh-’ı kapının arkasında ayakta duruyor buldu.

“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- nerede namaz kıldı?” diye sordu. Hazret-i Bilâl, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın namaz kıldığı yeri işâret ederek gösterdi. Abdullâh -radıyallâhu anh- der ki:

“–Kaç rekât kıldığını sormayı unuttum.” (Buhârî, Cihâd 127, Salât 30, 81, 96, Teheccüd 25, Hacc 51, 52, Megâzî 77, 48; Müslim, Hacc 389)

Bu misalde Osman -radıyallâhu anh-’ın, Allâh Rasûlü’nün emrini yerine getirmedeki yüksek azmi ve Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın Efendimiz’e ittibâdaki takdîre şâyan titizliği müşâhede edilmektedir.

Peygamber Efendimiz:

“Hiç kimse, bir başkasını yerinden kaldırıp sonra da oraya kendisi oturmasın. Ancak (halkayı) genişletin, yer açın, Allâh da size genişlik versin.” buyurmuşlardı.

Allâh Rasûlü’nün bu emrini öğrenen Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-, hayâtı boyunca bunu tatbîk etmiş, birisi kendisi için kalkıp yer verecek olsa, aslâ oraya oturmamıştır.” (Buhârî, İsti’zân, 32; Müslim, Selâm, 29)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Dâvet edildiğiniz zaman icâbet edin!” buyurmuşlardı.

Bunu duyan İbn-i Ömer Hazretleri, oruçlu bile olsa, düğün ve diğer dâvetlere mutlakâ icâbet ederdi. (Buhârî, Nikâh, 71, 74; Müslim, Nikâh, 103)

Yâni nâfile oruç tutuyor ise dâvete gittiğinde orucunu bozar, daha sonra kazâ ederdi. Şâyet farz veyâ vâcib oruç tutuyor ise, Allâh Rasûlü’nün bu emrine itaat edebilmek için, orucunu bozmadan da olsa dâvete icâbet ederdi.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, Mescid’in bir kapısı hakkında:

“Bu kapıyı kadınlara ayırsak!” buyurmuştu.

Bunun üzerine İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ-, ölünceye kadar o kapıdan bir daha hiç girmedi. (Ebû Dâvûd, Salât, 53/571)

Übey bin Kâ’b’ın tâbiînden sayılan oğlu Tufeyl, sahâbîlerle görüşür, onların bilgilerinden istifâde ederdi. Zaman zaman da Abdullâh bin Ömer’i ziyâret eder ve onunla birlikte çarşıya çıkarlardı.

Tufeyl, Hazret-i Abdullâh’ın, Peygamber Efendimiz’in emirlerine itaatteki gayretini şöyle anlatır:

“Çarşıya çıktığımızda, Abdullâh bin Ömer kime rastlasa selâm verirdi. Karşılaştığı şahıs ister eski eşya satan, ister değerli mal satan, ister yoksul veya tanınmayan biri olsun, mutlakâ ona selâm verirdi. Bir gün yine onun yanına gitmiştim. Yine birlikte çarşıya çıkmayı teklif etti. Ona:

“–Çarşıda ne yapacaksın! Alışverişten anlamazsın. Satılan malların fiyatlarını sormazsın. Bir şey satın almazsın. Herkesin oturup sohbet ettiği yerlerde oturmazsın. Çarşıya çıkacağımıza şurada otur da, birlikte sohbet edelim.” dedim.

Bunun üzerine Abdullâh -radıyallâhu anh- bana şunları söyledi:

“–Kardeşim! Biz, karşılaştığımız kimselere Allâh’ın selâmını vermek için çarşıya çıkıyoruz. Başka bir maksadımız yok.” (Muvatta, Selâm, 6; Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, s. 348)

Bütün sahâbe-i kirâm, Allâh ve Rasûlü’nün emirlerine itaat husûsunda son derece hassas davranırlardı. Selâmı yaygınlaştırıp muhabbeti ziyâdeleştirerek mü’min gönüllerde îman kardeşliğinin yaşanacağı müstesnâ bir zemîn hâsıl ederlerdi. Lâkin Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın bu husustaki şevk ve heyecânı, dikkatleri celbedecek kadar yüksek derecedeydi. Nitekim yukarıdaki misaller bunu en bâriz bir şekilde göstermektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’den; “Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin!..” (el-Hucurât, 2) âyeti nâzil olduğunda Sâbit bin Kays -radıyallâhu anh- evinde oturup ağlamaya başladı.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sâbit’i bir müddet göremeyince nerede olduğunu sordu. Orada bulunanlardan biri:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben onun yerini biliyorum!” dedi ve hemen gidip onu evinde oturmuş, başı önünde ağlıyor vaziyette buldu.

“–Neyin var, (niye ağlıyorsun)?” diye sordu. O da:

“–(Sorma), şer var! Sesim, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sesinin üstüne çıkıyordu, bütün amellerim boşa gitti, cehennemlik oldum.” cevâbını verdi.

Sahâbî, Sâbit’in bu sözlerini Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e haber verdi. Efendimiz:

“–Ona git ve söyle, sen cehennemlik değil, bilâkis cennetliksin!” buyurdu. (Buhârî, Menâkıb 25, Tefsîr 49/1; Müslim, Îmân 187)

Gür sesli bir sahâbî olan Sâbit -radıyallâhu anh-, Allâh’ın emrine itaatsizlik ettiği düşüncesine kapılarak derin bir üzüntüye gark olmuş, âdeta hayâtı kararmıştı. Ancak, gür seslilik onun tabiî hâli olduğundan ve samîmî bir kalbe sâhip bulunduğundan onun durumu istisnâ teşkil etmiş ve haberi getiren sahâbî, büyük bir sevinç içinde dönerek onu cennetle müjdelemiştir.

Sâbit -radıyallâhu anh-’ın durumunu öğrenmek için koşan sahâbî de, ashâb-ı kirâmın, Peygamber Efendimiz’in bir işâretini dahî emir telâkkî ederek her şeylerini O’na fedâya hazır olduklarını gösteren güzel bir numûnedir.

Abdullâh bin Revâha’nın hanımı şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hutbeye çıkmıştı. Bu esnâda Mescid’e doğru gelmekte olan Abdullâh -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü’nün; “Oturun!” buyurduğunu uzaktan işitti. Daha mescide varmamış olmasına rağmen, hemen olduğu yere oturuverdi. Bu durum daha sonra Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bildirildiğinde, Hazret-i Abdullâh’a:

“–Allâh Teâlâ senin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat iştiyâkını artırsın.” buyurdu.38

Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:

Uyeyne bin Hısn, Medîne’ye geldi ve yeğeni Hur bin Kays’a misâfir oldu. Hur bin Kays, Hazret-i Ömer’in istişâre heyetinden idi. Zâten genç olsun yaşlı olsun bütün âlimler (Kurrâ) Hazret-i Ömer’in danışma meclisinde bulunurlardı. Bu sebeple Uyeyne, yeğeni Hur bin Kays’a:

“–Yeğenim, senin devlet başkanı yanında îtibârın yüksektir. Beni kendisiyle görüştür.” dedi.

Hur, Ömer -radıyallâhu anh-’tan izin aldı. Uyeyne, Hazret-i Ömer’in yanına girince:

“–Ey Hattâb oğlu! Allâh’a yemin ederim ki, bize fazla bir şey vermiyorsun. Aramızda adâletle de hükmetmiyorsun.” dedi.

Hazret-i Ömer hiddetlendi. Uyeyne’ye cezâ vermek istedi. Bunu sezen Hur:

“–Ey mü’minlerin emîri! Allâh, peygamberine, “Af yolunu tut, iyiliği emret, câhillerden yüz çevir!” (el-A’râf, 199) buyurdu. Benim amcam da câhillerdendir.” dedi.

Allâh’a yemin ederim ki, Hur bu âyeti okuyunca Ömer -radıyallâhu anh-, Uyeyne’yi cezâlandırmaktan derhâl vazgeçti. Zâten Hazret-i Ömer, Allâh’ın kitâbına son derece bağlı idi. (Buhârî, Tefsîr 7/5, İ’tisam 2)

Kendisine Allâh’ın bir emri hatırlatıldığında Hazret-i Ömer, hemen öfkesine hâkim olmuş ve emr-i ilâhîye itaat ederek, kendi yapmak istediği şeyden derhâl vazgeçmiştir. Böylece kâmil bir mü’minin, Allâh’ın emirlerine itaattaki hassâsiyetini sergilemiştir.

Sahâbeden Hişâm bin Hakîm, Filistin’de bulunuyordu. Vergilerini ödemedikleri için başlarına zeytinyağı dökülerek güneş altında beklemeye mahkûm edilen bir grup gayr-i müslim çiftçi gördü. Doğruca vâlinin makâmına giderek bunun çok yanlış bir davranış olduğunu söyledi. Sonra da bizzat Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den işittiği:

“İnsanlara haksız yere dünyâda azâb edenlere, Allâh mutlakâ azâb eder!” hadîs-i şerîfini nakletti.

Bunun üzerine vâli çiftçileri derhâl serbest bıraktı. (Müslim, Birr, 117-119; Ebû Dâvûd, İmâre, 32; Ahmed, III, 403, 404, 468)

Zîrâ onlar, nebevî beyanlar karşısında bir an bile tereddüd etmez, derhâl itaat ederlerdi.

Abdullâh bin Ebî Evfâ -radıyallâhu anhümâ-, kızının cenâze namazında dört defa tekbir almıştı. Dördüncü tekbirden sonra, iki tekbir arasında durduğu kadar durup kızının bağışlanmasını diledi ve ona duâ etti.

Cemaattekiler onun beşinci defa tekbir alacağını zannetmişlerdi. Sonra sağına ve soluna selâm verdi. Namazdan sonra:

“–Bu yaptığın nedir?” diye sordular. O da:

“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- böyle yapardı.” diye cevap verdi. (Hâkim, I, 360; İbn-i Mâce, Cenâiz, 24)

Abdullâh bin Ebî Evfâ’nın cevâbı, ashâb-ı kirâmın, her hususta Allâh Rasûlü’nü örnek alabilme titizliğini göstermesi bakımından çok mühimdir. Onların hayat ölçüleri, Hazret-i Peygamber’in Sünnet’iydi. Bu yüzden savunmaları ve îzahları hep Kur’ân ve Sünnet’ten delil göstermek şeklindeydi. Hayatlarını Kur’ân ve Sünnet’e göre ayarlamışlardı. Günümüzde de bilhassa Sünnet’in her işimizde ölçü alınmasına, delillerin ve tartışmaların Kur’ân ve Sünnet’in feyzinden istifâde ederek ilâhî istikâmette buluşmasına ne kadar çok ihtiyâcımız var! Zîrâ karakter ve şahsiyetimizdeki yücelik ile Müslümanlıktaki kemâlimiz, Kur’ân ve Sünnet’e bağlılığımız nisbetindedir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir yatsı vakti ashâbına:

“–Yarın namaz için toplanın, size bildirmek istediğim hususlar var.” buyurdu. Ashâbdan biri, arkadaşlarına şöyle dedi:

“–Ey falan, sen Rasûlullâh’ın söyleyeceği ilk sözü, sen ondan sonrakini, sen de ondan sonrakini iyice belle ki, Allâh Rasûlü’nün konuştuklarından hiçbir şey kaçırmayalım.” (Heysemî, I, 46)

Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in emirlerini öğrenme ve tatbîk etme husûsunda ashâbın gösterdiği bu titizlik de takdîre şâyandır. Zîrâ o mübârek neslin bu titiz gayretleri sâyesinde bugün Peygamber Efendimiz’in her hâl ve hareketini daha yakından tanıma imkânına sâhibiz. Allâh onlardan râzı olsun…

Ebû Bürde şöyle anlatır:

Ebû Mûsâ el-Eş’arî hastalandı ve başı hanımının kucağında iken bayıldı. Bunun üzerine hanımı, bir çığlık atıp yüksek sesle ağlamaya başladı. Fakat Ebû Mûsâ, hanımını bu davranıştan men edecek durumda değildi. Ayılınca:

“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hoşlanmayıp uzak kaldığı şeyden ben de hoşlanmam ve uzak olurum. Peygamber Efendimiz, vâveylâcı, saçını yolan, üstünü başını yırtan kadınlardan uzaktı.” diye hanımını îkâz etti. (Buhârî, Cenâiz, 37, 38; Müslim, Îmân ,167; Nesâî, Cenâiz, 17)

Ölümle pençeleşirken dahî Allâh Rasûlü’nün emirlerine titizlikle itaat gayreti içinde bulunmak, ne muazzam bir îman hassâsiyetidir.

Dıhye bin Halîfe -radıyallâhu anh-, bir gün (bâzı kimselerin sünnete muhâlif davrandıklarını gördüğünde) şöyle dedi:

“Vallâhi bugün, vukûa geleceği hiç aklımdan geçmeyen bir hâdise ile karşılaştım: Birkısım insanlar Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ve ashâbının sünnetinden yüz çevirdiler. Allâh’ım! Artık beni yanına al, (rûhumu kabzet)!” (Ebû Dâvûd, Savm, 47/2413)

Bişr-i Hafî -rahmetullâhi aleyh- der ki:

“Bir gece rüyamda Fahr-i Âlem Efendimiz’i gördüm. Bana dedi ki:

«–Ey Bişr! Allâh senin kadrini niçin yüceltti, bilir misin?»

«–Hayır yâ Rasûlallâh!» dedim. Buyurdular ki:

«–Benim sünnetime ittibâ etmen, sâlih kimselerin hizmetinde bulunman, din kardeşlerine va’z u nasîhat etmen, ashâbımı ve Ehl-i Beyt’imi sevmen, seni sâlihlerin makâmına yükseltti.»39

Abdülhâlık Gücdüvânî Hazretleri, hakîkî kulluğu ne güzel açıklar:

Bir gün kendisine sordular:

“–Nefsin istediklerini mi yapalım, istemediklerini mi?”

Hazret-i Pîr şöyle cevap verdi:

“–Bu ikisinin farkını tespit edebilmek oldukça zordur. Nefs, bu isteklerin Rahmânî mi yoksa şeytânî mi olduğunu bilme husûsunda insanları ekseriyâ yanıltır. Bunun içindir ki, yalnızca Allâh’ın emrettiği yapılır, nehyettiği yapılmaz. Hakîkî kulluk budur.”

Hak yolunun sâlikleri, Allâh’ın emirlerine itaati ve din kardeşlerine hizmet ve nasîhati kendilerine vazgeçilmez bir düstûr edinmeli ve bu ebedî saâdet vâsıtalarıyla Hakk’ın rızâsını tahsîle gayret göstermelidirler. Bir gün, Dâvûd-i Tâî Hazretleri’nin sohbetine devâm eden sâlih bir zât Mâruf-i Kerhî’ye:

“–Sakın amel işlemeyi terk etme! Zîrâ amel, seni Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına yaklaştırır.” dedi. Mâruf sordu:

“–Amel ile neyi kasdediyorsun?” O zât buyurdu ki:

“–Her hâlükârda Rabbine itaat hâlinde olmayı; müslümanlara hizmet ve nasihatte bulunmayı…”

Velhâsıl, Allâh’a muhabbetin en büyük alâmeti O’na itaattir. “Seven, sevdiğine itaat eder.” düstûrunca, Rabbini seven bir mü’min, dâimâ O’na itaat hâlinde olur. İtaat ve teslîmiyet ile yapılan az bir ibâdet, itaatsiz ve teslîmiyetsiz yapılan dağlar kadar ibâdetten Hak katında daha makbûldür. Zîrâ kulluk, itaat ve teslîmiyetle başlar. Nitekim şeytan, yüce dergâhtan ibâdet eksikliği sebebiyle değil, itaat ve teslîmiyet noksanlığından dolayı kovulmuştu.

Ashâb-ı kirâm hazarâtı, Allâh’a ve Rasûlü’ne olan sevgi, bağlılık ve itaatleri nisbetinde tekâmül ettiler. İlâhî emirlere, sevgi ve teslîmiyet ile îtirazsız boyun eğmeleri sâyesinde, bütün ümmete numûne olan yıldız şahsiyetler hâline geldiler.

Hazret-i Mevlânâ, Mesnevî’sinde cemâdâtın dahî ilâhî emirlere itaat hâlinde olduklarını ne güzel ifâde eder:

“Görmez misin? Bulutlar, güneş, ay ve yıldızların hepsi de bir nizam üzere hareket ederler. Bu sayısız yıldızların her biri, vaktinde doğar, doğuş zamanları ne gecikir, ne de önce olur.

Bu hârikaları nasıl oldu da, peygamberlerin mûcizelerinden bilmedik, anlayamadık? Onlar taşı ve asâyı akıllı hâle getirdiler. Bunları gör de öbür cansızları asâ ile, taş parçası ile kıyâs et.

Taş parçalarının azîz Peygamber Efendimiz’e ve asânın da Hazret-i Mûsâ’ya itaat etmeleri, diğer cansız sandığımız bütün varlıkların Hakk’ın emrine nasıl boyun eğdiklerini haber verir.

Onlar lisân-ı hâl ile derler ki: «Biz Allâh’ı biliyoruz ve O’na itaat ediyoruz. Biz rastgele yaratılmış boş şeyler değiliz. Biz hepimiz Kızıldeniz’e benzeriz. O, deniz olduğu hâlde batırıp boğacağı Firavun ile İsrâîloğullarını tanıyıp ayırt etti.»

Nerede bir ağaç ve taş varsa, Hazret-i Mustafâ’yı görünce apaçık selâm vermişti ya; işte cansız bildiğin her şeyin de canlı olduklarını böylece bil!..”

Yâni sâdece insanlar ve cinler değil, hayvânât ve hattâ cemâdât dahî, Allâh ve Rasûlü’ne itaat hâlindedir. Bütün varlıklar itaate koşarken, insanın isyan bataklıklarında boğulması ne kadar hazindir. O hâlde, Allâh’ın yarattığı mahlûkâtın itaatlerinden ibret alarak, huzûr-i ilâhîde kemâl-i edeple eğilmemiz îcâb eder.