İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in günleri ve geceleri, farzların hâricinde devâm ettiği pek çok nâfile ibâdetle feyizlenmişti. Farzlardan önce ve sonra kıldığı sünnet namazları, geceleri devâm ettiği Teheccüd namazı, zikir ve tefekkür gibi ibâdetleri, her gün muayyen miktarda Kur’ân okuması, İşrâk, Duhâ, Evvâbîn gibi namazları, nâfile oruçları, bitip tükenmeyen infakları, Allâh yolundaki gayretleri, mübârek yüzünde bir gül gibi açan dâimî tebessümleri, O’nun Allâh Teâlâ ile huzur verici beraberliğinin alâmetleriydi. Sevindiğinde veya sevindirici bir haber aldığında, Allâh’ın bu ihsânına şükretmek için secdeye kapanır47 ve namaz kılardı.48 Güneş ve ay tutulması gibi fevkalâde hâdiseler, yâni ilâhî azamet tecellîleri karşısında hemen namaza dururdu.49 Allâh’tan bir hâcetini talep edeceğinde yine namaz kılardı. Allâh Rasûlü’nün Ramazan-ı şerîfi, terâvîh, îtikâf, infak gibi ibâdetlerle daha ayrı bir rûhâniyet kazanırdı. Ramazan’dan sonra da zaman zaman nâfile oruç tutmaya devâm ederdi. Husûsiyle pazartesi ve perşembe günleri oruçlu olmayı tercih eder ve bunun sebebini de şu şekilde açıklardı:

Ameller Allâh Teâlâ Hazretleri’ne pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben, amelimin oruçlu olduğum hâlde arz edilmesini severim.” (Tirmizî, Savm, 44/747)

Her hicrî ayın “Eyyâm-ı Bîz” denilen 13, 14 ve 15’inci günlerinde oruç tutmaya önem verir ve bunu ashâbına da tavsiye ederdi. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh-:

“Peygamber Efendimiz, Eyyâm-ı Bîz’da oruç tutmayı hazarda da seferde de bırakmazdı.” der. (Nesâî, Savm, 70)

Allâh Rasûlü, Şevvâl ayından altı günü oruçla geçirir,50 Muharrem’in 9-10 veya 10-11’inci günlerinde Aşûre orucu tutardı.51

Yine Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, umre ve haccın fazîletlerini beyân eder, dâimâ Allâh’ı zikir hâlinde bulunur, hamd, tesbîhât ve istiğfârı dilinden düşürmezdi. Kendisi için ve ümmetinden güç yetiremeyenler adına kurbanlar keserdi.52

Rebîa bin Kâ’b -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in kapısında geceler, ona abdest suyunu hazırlar, ihtiyâcı olan şeyleri getirirdim. Gece bir müddet: «Semiallâhu li-men hamideh», bir müddet de: «Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn» dediğini duyardım. (İbn-i Sa’d, IV, 313)

Bir gün Allâh Râsûlü:

«–Benden dilediğini iste!» buyurdu. Ben:

«–Cennette Sen’inle beraber olmayı isterim.» dedim. Efendimiz:

«–Başka bir şey istesen olmaz mı?» buyurdu. Ben:

«–Dileğim ancak budur!» dedim. Bunun üzerine Allâh Rasûlü:

«–Öyleyse çokça secde ederek kendin için bana yardımcı ol!» buyurdu.” (Müslim, Salât, 226)

Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. O hâlde cennete girerek orada Allâh’ın Habîbi’ne komşu olmak isteyenler, bol bol namaz kılmalı, Hakk’a yakınlık anları olan secdeleri artırmalıdırlar. Zîrâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in cennetteki mevkii, peygamberlerin de üzerinde olan, zirve bir makamdır. Hadîs-i şerîften anlaşıldığı vechile, Efendimiz’e cennette yakın olabilmek için, sünnet-i seniyyeyinin gerektirdiği vazîfeleri yerine getirmek ve bilhassa huşû içinde çokça namaz kılmak îcâb etmektedir.

Ümmü Habîbe -radıyallâhu anhâ- anlatıyor:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«Kim her gün farzlar hâricinde on iki rekât nâfile kılarsa Allâh onun için cennette mutlakâ bir ev inşâ eder.» buyurmuştu. Bu müjdeyi Allâh Rasûlü’nden işittiğim günden beri bu namazları hiç terk etmedim.” (Müslim, Müsâfirîn, 103)

Hayber’in fethedildiği gün birisi Peygamber Efendimiz’e gelerek:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, bugün ben öyle bir kâr elde ettim ki, böylesini şu vâdi ahâlisinden hiçbiri elde etmemiştir.” dedi. Efendimiz:

“–Bak hele! Neler kazandın?” diye sordu. Sahâbî:

“–Ben alıp satmaya ara vermeden devâm ettim. Öyleki üç yüz ukıyye53 kâr elde ettim.” dedi. Buna karşılık Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Sana kârların en hayırlısını haber vereyim mi?” diye sordu.

O zât:

“–Nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” dedi. Efendimiz şu cevâbı verdi:

“–(Farz) namazdan sonra kılacağın iki rekât nâfile namazdır.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 168/2785)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir bölgeye askerî birlik göndermişti. İslâm askerleri kısa sürede büyük ganimetlerle döndüler. Bunun üzerine bir şahıs:

“–Yâ Rasûlallâh! Biz bunlardan daha çabuk dönen ve daha fazla ganimet getiren başka bir birlik görmedik.” dedi. Allâh Rasûlü:

“–Ben size bundan daha çabuk dönen ve daha çok ganimet sağlayan bir şeyi haber vereyim mi?” diye sordu ve sözlerine devamla:

“–Bir adam güzelce abdest alarak mescide varır, sabah namazını edâ eder, ardından da kuşluk namazını kılarsa, işte bu şahıs, hem daha çabuk dönmüş, hem de daha fazla kazanmış olur.” buyurdu. (İbn-i Hibbân, VI, 276/2535)

İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:

Ebû Zer -radıyallâhu anh-’a:

“–Amcacığım, bana tavsiyede bulunur musunuz?” dedim. Bana şöyle dedi:

“–Benim Rasûlullâh’tan istediğim şeyi sen de benden istedin. Allâh Rasûlü şöyle buyurmuştu:

«Duhâ namazını iki rekât kılarsan, gâfillerden yazılmazsın; dört rekât kılarsan, âbidlerden yazılırsın; altı rekât kılarsan, Allâh senin ihtiyaçlarını giderir; sekiz rekât kılarsan, kânitîn (çok ibâdet edenlerden) yazılırsın; şâyet on iki rekât kılarsan, senin için cennette bir ev inşâ edilir.

Hiçbir gün, hiçbir gece, hattâ hiçbir an yoktur ki, Allâh Teâlâ o vakitte kullarından dilediğine ihsan ve ikramda bulunuyor olmasın! Allâh Teâlâ hiçbir kuluna, kalbine zâtının zikrini ilhâm etmekten daha büyük bir ihsanda bulunmamıştır.»” (Heysemî, II, 236; Ali el-Müttakî, VII, 809/21511)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Cennette bir kapı vardır ki, adına Duhâ Kapısı denir. Kıyâmet günü bir münâdî:

«–Duhâ (kuşluk) namazına devâm edenler neredeler? İşte kapınız, Allâh’ın rahmetiyle oradan (cennete) giriniz!» diye çağırır.” (Süyûtî,

I, 355/2323)54

Her abdest veya boy abdesti aldıktan sonra, en az iki rekât namaz kılmak sûretiyle, İslâm nîmetini ve abdest alma bahtiyarlığını lutfeden Cenâb-ı Hakk’a şükretmek, güzel bir haslettir.

Nitekim Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, insanlara öğretmek maksadıyla abdest aldıktan sonra şöyle demiştir:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bu şekilde abdest alırken gördüm. Abdesti bitince de Efendimiz şöyle buyurmuştu:

«–Kim şu abdestim gibi abdest alır, arkasından iki rekât namaz kılar ve namazda nefsinin vesvesesinden uzak durursa, geçmiş günahları affedilir.»” (Buhârî, Vudû, 24)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Bilâl -radıyallâhu anh-’a:

“–Ey Bilâl! Müslüman olduktan sonra yaptığın ibâdetler içinde en fazla sevap umduğun hangisidir? Çünkü ben cennette, senin ayakkabılarının sesini önümde duydum!” diye sordu. Hazret-i Bilâl de:

“–Gece veya gündüz, abdest aldıktan sonra kılabildiğim kadar namaz kılarım. En fazla sevap beklediğim ibâdet budur.” dedi. (Buhârî, Teheccüd 17, Tevhîd 47; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 108)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Bilâl’in cennette önünde yürüdüğünü rüyâsında görmüştür.55 Cenâb-ı Hak, nâfile namazın ehemmiyetini bildirmek için Efendimiz’e böyle bir rüyâ göstermiştir.

Ebû Katâde bir gün Mescid-i Nebevî’ye geldi. Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, ashâb-ı kirâm arasında oturduğunu görünce, o da gelip yanlarına oturdu. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Katâde’ye dönerek:

“–Oturmadan önce iki rekât namaz kılmana ne mânî oldu?” diye sordu. Ebû Katâde de:

“–Yâ Rasûlallâh! Sen’in ve cemaatin oturduğunu gördüm (bu sebeple kılmadım).” dedi. Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Biriniz mescide girdiğinde, iki rekât namaz kılmadan oturmasın!” buyurdu. (Müslim, Müsâfirîn, 70)

Ashâb-ı kirâmın, herhangi bir ihtiyaç veya sıkıntıları olduğunda hemen nâfile namaz kılar ve Allâh’a ilticâ ederlerdi. Bir yaz günü bahçıvanı Hazret-i Enes’e gelerek, yağmur yağmadığından ve bahçenin kuruduğundan yakındı. Enes -radıyallâhu anh-, su isteyerek abdest aldı ve namaza durdu. Selâm verdikten sonra bahçıvana:

“–Gökyüzünde bir şey görebiliyor musun?” diye sordu. Bahçıvan:

“–Göremiyorum.” dedi. Enes -radıyallâhu anh- tekrar içeri girip namaz kılmaya devâm etti. Üçüncü yahut dördüncü kez:

“–Gökyüzünde bir şey görebiliyor musun?” diye sorunca, bahçıvan:

“–Kuş kanadı kadar bir bulut görüyorum.” dedi. Bunun üzerine Enes -radıyallâhu anh-, namazını ve duâsını sürdürdü. Az sonra bahçıvan yanına girdi ve:

“–Gök bulutlarla kaplandı ve yağmur yağmaya başladı.” dedi. Hazret-i Enes:

“–Haydi, Bişr bin Şegaf’ın gönderdiği ata bin de yağmurun nerelere kadar yağdığına bakıver!” dedi.

Bahçıvan ata binip etrâfı dolaştığında, yağmurun Müseyyerîn köşkleriyle Gadbân sarayından öteye geçmediğini gördü ki, Hazret-i Enes’in bahçesi de bu sınırlar dâhilindeydi. (İbn-i Sa’d, VII, 21-22)

Ashâb-ı kirâm, nâfile ibâdetlerdeki hassâsiyetlerini evlâtlarına da yansıtırlardı. Hanım sahâbîlerden Rubeyyi’ bint-i Muavviz -radıyallâhu anhâ- diyor ki:

“…Biz Aşûre orucu tutardık. Küçük çocuklarımıza da tuttururduk. Mescide gider çocuklara yünden oyuncaklar yapardık. Onlardan biri yiyecek için ağladığında bu oyuncağı vererek onu iftar vaktine kadar oyalardık.” (Buhârî, Savm, 47; Müslim, Sıyâm, 136)

Velhâsıl farzlar, kullara emredilen asgarî seviyedeki ibâdetlerdir. Mü’minlerin, bu asgarî vazîfelere ilâveten, Rablerine yakınlık arzusuyla ve nâil oldukları nîmetlere şükrâne olarak, gerek rahat zamanlarında gerekse de dara düştüklerinde nâfile ibâdetlere devâm etmeleri ve bunları imkânları nisbetinde artırmaları gerekmektedir. Çünkü ibâdet, Allâh Teâlâ’nın huzûruna çıkmak ve O’nunla mülâkât etmektir. Bu ise mü’min gönülleri mânevî hazlara gark eden ve ulvî iklimlere kanat açtıran müstesnâ bir mazhariyettir.

Nâfile ibâdetlerle yapılan temrinler ve gösterilen gayretler, nihâyetinde kulu, Allâh ile dâimî bir sûrette beraber olmayı ifâde eden ihsân hâline ulaştırır.

Nâfileler, insanın yaratılış maksadına en uygun bir davranış ve bir kul için en mühim âhiret azığıdır.