Fazîlet Tabloları
Abdullâh bin Şıhhîr -radıyallâhu anh-, Efendimiz’in huşûunu şöyle anlatmaktadır:
“Bir keresinde Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitmiştim. Namaz kılıyor ve ağlamaktan dolayı göğsünden, kaynayan kazan sesi gibi sesler geliyordu.” (Ebû Dâvûd, Salât, 156-157/904; Ahmed, IV, 25, 26)
Namazın fıkhî cihetine dikkat edilmesi zarûrîdir. Lâkin hadîs-i şerîfte de buyrulduğu vechile, onun rûhânî tarafına da bilhassa îtinâ göstermemiz îcâb etmektedir. Fıkıh; tahâret, abdest ve temizlik ile kulu namaza hazırlar iken, kalbî temizlik, yâni huşû ise; mü’mini huzûra, kalbî duyuşlara ve “ilâhî vuslat”a nâil eyler.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, namazın büyük bir huşû içerisinde ve Cenâb-ı Hakk’a yalvarırcasına bir hâlet-i rûhiye ile kılınması gerektiğini şöyle ifâde buyurmuştur:
“Namaz ikişer ikişer kılınır. Her iki rekâtta bir teşehhüd vardır. Namaz, huşû duymak, tevâzû ve tezellül izhâr etmektir. (Bitirince de) ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırırsın ve; «Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!» diye yalvarırsın. Kim bunu yapmazsa namazı eksiktir.” (Tirmizî, Salât, 166/385)
Âişe -radıyallâhu anhâ- anlatıyor:
Ebû Cehm -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, işlemeli, zarif bir elbise hediye etmişti. Rasûl-i Ekrem, o elbise ile namaz kıldı. Namazı bitirince:
“–Bu elbiseyi Ebû Cehm’e geri ver, namazda gözüm nakışlarına takıldı. Neredeyse namazda huzûrumu kaçıracaktı.” buyurdu. (Muvatta, Salât, 67; Buhârî, Salât, 14)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Haccı’nda ümmetine haccın rükünlerini bizzat tatbîk ederek öğretmiştir. Diğer ibâdetlerde olduğu gibi hacda da bilhassa huşû üzere bulunmak gerektiğini anlatmıştır:
Nitekim Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Arefe günü (Arafat’tan Müzdelife’ye) dönüyordu. Arka tarafta bâzı kimselerin bağırıp çağırdığını, devesine vurduğunu ve develerin böğürdüğünü duyunca, onlara asâsıyla işâret ederek şöyle buyurdu:
“–İnsanlar! Yavaş olun! Acelecilik yapmakla sevap kazanılamaz.”
(Buhârî, Hac, 94; Müslim, Hac, 268)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle rivâyet eder:
Peygamber Efendimiz, namazda sakalı ile oynayan birini görmüştü. Bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Kalbi huşû duysaydı, âzâları da huşû içinde olurdu.” (Ali el-Müttakî, VIII, 197/22530)
Hazret-i Âişe’nin naklettiğine göre, annesi Ümmü Rûmân şöyle demiştir:
Namaz kılarken sağa sola sallanıyordum. Ebû Bekir bu hâlimi görünce beni öyle bir azarladı ki, az daha namazı bozacaktım. Sonra da şöyle dedi:
“–Rasûlullâh Efendimiz şöyle buyurmuştu:
«Herhangi biriniz namaza durduğunda her tarafı sâkin olsun, huşû içinde bulunsun. Yahûdîler gibi sallanmasın. Zîrâ namazda âzâların sükûneti, namazı tamamlayan hususlardandır.»”70
Hazret-i Süleyman -aleyhisselâm-, kendisine o kadar büyük bir zenginlik ve saltanat lutfedilmiş olmasına rağmen, dâimâ huşû, tevâzû ve vecd içinde bir kulluk hayâtı yaşayıp kalbini dünyâdan müstağnî kılmayı bilmiştir. Nitekim O’nun bu fazîletini beyan sadedinde:
“Süleyman -aleyhisselâm- kendisine bahşedilen mülke rağmen Allâh’a duyduğu huşû sebebiyle, ölünceye kadar başını semâya kaldırmamıştır.” buyrulmuştur.71
Abdullâh bin Ebû Bekir -radıyallâhu anhümâ- nakleder:
“Ebû Talha kendi bahçesinde namaz kılıyordu. Dübsi denilen bir kuş, bahçeden dışarı çıkmak için uçtu, çıkacak yer arayarak sağa sola gitti. Bu, Ebû Talha’nın hoşuna gitti ve bir an gözleriyle onu izledi. Sonra namazına döndü, fakat kaç rekât kıldığını şaşırdı. Bunun üzerine bu malım fitneye sebep oldu, huşû hâlimi bozdu diye düşünerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip bahçede başına gelen durumu anlattı:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bu malım Allâh için sadakadır, istediğin gibi kullanır, istediğin yere verebilirsin.» dedi.” (Muvatta, Salât, 69)
Ashâb-ı kirâmın namazdaki huşûunu gösteren şu hâdise ne müthiştir:
Peygamber Efendimiz bir seferden Medîne’ye dönerken bir yerde konaklamıştı. Ashâbına dönerek:
“–Bu gece bizi kim bekleyecek?” diye sordu.
Muhâcirlerden Ammâr bin Yâsir ve Ensâr’dan Abbâd bin Bişr hemen:
“–Biz bekleriz yâ Rasûlallâh!” dediler.
Abbâd -radıyallâhu anh-, Ammâr’a:
“–Sen gecenin hangi kısmında; başında mı yoksa sonunda mı nöbet tutmak istersin?” diye sordu. Ammâr -radıyallâhu anh-:
“–Son kısmında beklemek isterim!” dedi ve yanı üzerine uzanıp uyuyuverdi. Abbâd da namaz kılmaya başladı. O sırada bir müşrik geldi. Ayakta duran bir karaltı görünce gözcü olduğunu anladı ve hemen bir ok attı. Ok, Abbâd’a isâbet etti. Abbâd oku çıkardı ve namazına devâm etti. Adam ikinci ve üçüncü kez ok atıp isâbet ettirdi. Her defâsında da Abbâd -radıyallâhu anh- ayakta sâbit durarak okları çekip çıkarıyor ve namazına devâm ediyordu. Derken rükû ve secdeye vardı. Selâm verdikten sonra arkadaşını uyandırarak:
“–Kalk! Ben yaralandım!” dedi.
Ammâr sıçrayıp kalktı. Müşrik, onları görünce kendisini fark ettiklerini anladı ve kaçtı. Ammâr, Abbâd’ın kanlar içinde olduğunu görünce:
“–Sübhânallâh! İlk ok atıldığında beni neden uyandırmadın?!” dedi. Abbâd namaza olan aşk ve şevkini, ibadetteki huşûunu gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
“–Bir sûre okuyordum, onu bitirmeden namazımı bozmak istemedim. Ama oklar peş peşe gelince, okumayı kesip rükûya vardım. Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Rasûlü’nün korunmasını emrettiği bu mevkiyi kaybetme endişem olmasaydı, sûreyi yarıda bırakıp namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.” (Ebû Dâvûd, Tahâret, 78/198; Ahmed, III, 344; İbn-i Hişâm, III, 219; Vâkıdî, I, 397)
Hazret-i Ebû Bekir’in kızı Esmâ’ya, torunu Abdullâh:
“–Nineciğim! Hazret-i Peygamber’in ashâbı, Kur’ân dinledikleri zaman ne yaparlardı?” diye sordu.
Esmâ -radıyallâhu anhâ- şu cevâbı verdi:
“–Aynen Kur’ân-ı Kerîm’in bahsettiği gibi, gözlerinden yaşlar dökülür, vücutları ürperirdi.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, II, 365)
Cenâb-ı Hak, huşû ile Kur’ân okuyan kullarını şöyle tasvîr eder:
“(Kur’ân okunduğu zaman) ağlayarak yüzüstü secdeye kapanırlar. Kur’ân onların huşûunu artırır.” (el-İsrâ, 109)
“…Rablerinden korkanların, bu Kitâb’ın tesirinden tüyleri ürperir. Derken hem bedenleri hem de gönülleri Allâh’ın zikrine ısınıp yumuşar…” (ez-Zümer, 23)
Bir muhârebede Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın ayağına ok saplanmıştı. Iztırâbından dolayı çıkaramadılar. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-:
“–Ben namaza durayım da öyle çıkarın!” dedi.
Dediği gibi yaptılar. Hiçbir zorluk çekilmeden, kolayca çıkarıldı. Herhangi bir acı hissetmeyen Hazret-i Ali selâm verince:
“–Ne yaptınız?” diye sordu.
Onlar da:
“–Oku çıkardık!..” dediler.
Annesi, Veysel Kârânî Hazretleri’ne sordu:
“–Oğlum bütün bir gece sabaha kadar nasıl ibâdet edebiliyorsun? Buna nasıl dayanabiliyorsun?”
O büyük Allâh dostu şöyle cevap verdi:
“–Ey güzel annem! İbâdetimi özene bezene yapıyorum. Kalbim huşû ile öyle genişliyor ki, yorulmak nedir bilmediğim gibi, yeryüzü ve her türlü bedenî hislerle alâkam kesiliyor. Bir de bakıyorum, sabah oluvermiş!..”
“–Nedir bu huşû hâli ey Üveys?”
“–Huşû; bir bedene mızrak saplansa, canın ondan haberdâr olmamasıdır.”
Rivâyete göre Zeynelâbidîn Hazretleri, abdest için kalktığında sararıp solar, namaza başlayacağı zaman ayakları titrerdi. Sebebini soranlara:
“–Kimin huzûruna çıkacağımdan haberiniz yok mu?” diye cevap verirdi. (Ebû Nuaym, Hilye, III, 133)
Bir defasında o namaz kılmaktayken evinde yangın çıkmıştı. Fakat onun bundan haberi olmadı. Selâm verince hâdiseyi kendisine haber verdiler ve:
“–Evin yandığı hâlde sana bunu fark ettirmeyen şey nedir?” diye sordular.
Zeynelâbidîn Hazretleri:
“–İnsanları bekleyen âhiret yangını, bana dünyâdaki bu küçük yangını hissettirmedi.” dedi.
Müslim bin Yesâr’ın namazı da böyleydi. O, Basra’da bir mescidde namaz kılıyordu. Bu sırada mâbed büyük bir gürültüyle yıkıldı. Ancak Müslim bin Yesâr, bu durumdan habersiz bir hâlde namazına devâm etmekteydi. Selâm verince:
“–Mescid çöktü gitti, kılını bile kıpırdatmadın? Nedir bu hâl?” dediler.
O ise hayretle:
“–Mescid mi çöktü?” diyerek namaz esnâsında hiçbir şey hissetmediğini ifâde etti.
Bir Hak dostu şöyle anlatıyor:
“Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri’nin arkasında bir ikindi namazı kıldım. O mübârek velî, «Allâhu ekber» dediği zaman «Allâh» zikrinin onun üzerinde öyle büyük bir tesiri oldu ki, sanki bedeninde can kalmadı. Öylece dondu kaldı. «Ekber» dediği zaman da onun aldığı tekbirin heybetinden benim kalbim âdeta parça parça oldu.”
Âmir bin Abdullâh, namaza durduğunda dış dünyâ ile bütün alâkası kesilir ve mâsivâ ile alâkalı hiçbir şey onun namazdaki huşûunu bozamazdı.
“Namazda başkalarının söz ve hareketlerinin farkına varmaktansa, vücûduma ok saplanmasını tercîh ederim.” derdi.
Bahâüddîn Nakşibend -kuddise sirruh-’a sordular:
“–Bir kul, namazda nasıl huşûa erer?”
O da cevâben:
“–Dört şeyle!” buyurup şunları beyân etti:
“1. Helâl lokma,
2. Abdest sırasında gafletten uzak durmak,
3. İlk tekbîri alırken kendini huzurda bilmek,
4. Namaz dışında da Hakk’ı aslâ unutmamak, yâni namazdaki huzur, sükûn ve mâsiyetten uzakta durma hâlini namazdan sonra da devâm ettirebilmek.”
Velhâsıl huşû, Allâh’ın emirlerini vecd içinde îfâ etmek, nehiylerinden de büyük bir titizlikle sakınmaktır. Huşû, takvâ, ihlâs ve ihsân, mânâları birbirine çok yakın hâllerdir. Bu hâllerin menbaı, Allâh muhabbetidir. Allâh muhabbeti, mü’minlerin kalbî seviyesinin göstergesidir. Bu mânevî seviye ise, huşû ile edâ edilen ibâdetler ve davranış mükemmelliği sûretinde tezâhür eder.
Huşû, başta namaz olmak üzere bütün ibâdetlerimizde ve hayâtımızın her ânında kalbimizi doldurmalı, âzâlarımızdan da etrâfımıza huzur ve sükûn hâlinde yansımalıdır.
