Fazîlet Tabloları
Ehemmiyetine binâen, öncelikle abdest husûsunda titizliğin lüzûmuna temâs etmek gerekmektedir. Çünkü abdestte gösterilecek îtinâsızlık ve ihmâller, onun akabinde yapılan ibâdetlere de o nisbette, menfî bir sûrette akseder.
Nitekim bir defâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sabah namazını kıldırmıştı. Namazda Rûm Sûresi’ni okurken kısmen yanılmalar oldu. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, namazı tamamladıktan sonra cemaate dönüp:
“Bâzı kimseler namaza abdestsiz geldikleri için, şeytan kıraati karıştırmamıza sebep oluyor. Namaza geldiğinizde abdestinizi güzelce alın!” buyurdular. (Ahmed, III, 471; Nesâî, İftitah, 41; Müctebâ Şerhi, II, 156)
Demek ki namaz öncesindeki temizlik ve abdesti güzelce almak, ibâdetlerimizin sıhhati açısından çok mühim hususlardır.
İmkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmak da büyük bir fazîlettir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bütün işlerini abdestli iken yapmayı severdi.
Ebû Cuheym -radıyallâhu anh-’ın anlattığına göre Allâh Rasûlü, Cemel Kuyusu tarafından gelirken bir kişiye rastlamıştı. Adam ona selâm verdi, fakat Efendimiz selâmını almadı. Hemen bir duvarın yanına varıp yüzünü ve ellerini meshederek teyemmüm etti, ondan sonra adamın selâmını aldı. (Buhârî, Teyemmüm, 3)
Allâh Rasûlü bu davranışıyla, abdestli bulunmanın ve bir iş yaparken onu abdestli olarak yapmanın -mecbûrî olmamakla birlikte- fazîletli bir davranış tarzı olduğunu fiilî olarak beyan buyurmuştur.
İbn-i Abbâs -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Rasûl-i Ekrem Efendimiz tuvaletten çıkar, önce suyu eline dökerek ellerini yıkar, sonra toprakla teyemmüm ederdi. O’na:
«–Ey Allâh’ın Rasûlü, suyun yakınındasınız! (Niçin böyle yapıyorsunuz?)» dedim. Efendimiz şöyle cevap verdi:
“–Ne bileyim, belki ona ulaşamadan
(rûhumu teslîm edebilirim.)” (Ahmed, I, 288, 303; Heysemî, I, 263)
Bir başka rivâyete göre de Fahr-i Kâinât Efendimiz, gusül abdesti alması gereken durumlarda, gusledinceye kadar abdestsiz durmamak için, ellerini duvara vurup teyemmüm ederdi. (Heysemî, I, 264)
İşte Fahr-i Kâinât Efendimiz’in biz ümmetine gösterdiği maddî ve mânevî temizlik ufku…
Bir gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-,
ashâbıyla birlikte kabristana gitti ve:
“Allâh’ın selâmı üzerinize olsun ey mü’minler diyârının sâkinleri! İnşâallâh bir gün biz de size katılacağız. Kardeşlerimizi görmeyi çok isterdim. Onları ne kadar da özledim!” buyurdu.
Ashâb-ı kirâm:
“–Biz Sen’in kardeşlerin değil miyiz yâ Rasûlallâh?” dediler. Efendimiz:
“–Sizler benim ashâbımsınız, kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır.” buyurdular. Bunun üzerine ashâb-ı kirâm:
“–Ümmetinden henüz gelmemiş olanları nasıl tanıyacaksın ey Allâh’ın Rasûlü?” dediler. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Bir adamın alnı ve ayakları ak olan bir atı olduğunu düşünün. Adam bu atını, hepsi de simsiyah olan bir at sürüsü içinde tanıyamaz mı?” diye sordu. Sahâbe:
“–Evet, tanır ey Allâh’ın Rasûlü!” dediler. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“–İşte onlar da abdestten dolayı yüzleri nurlu, el ve ayakları parlak olarak geleceklerdir. Ben önceden gidip havuzumun başında ikrâm etmek için onları bekleyeceğim. Dikkat edin! Birtakım kimseler yabancı devenin sürüden kovulup uzaklaştırıldığı gibi benim havuzumdan kovulacaklar. Ben onlara «Buraya gelin!» diye nidâ edeceğim. Bana:
«–Onlar Sen’den sonra hâllerini değiştirdiler, (Sen’in Sünnet’ini tâkip etmeyip başka yollara saptılar.)» denilecek. Bunun üzerine ben de:
«–Uzak olsunlar, uzak olsunlar» diyeceğim.” (Müslim, Tahâret 39, Fedâil 26)
Demek ki abdest husûsunda titiz davranan mü’minler, Allâh Rasûlü’nün sevgisine ve “Kardeşlerim” hitâbına mazhar olmaktadırlar. Abdest ve diğer ibâdetlerde zaaf gösterip yanlış yollara sapanlar ise kıyâmet günü yabancı develer gibi kovulacak ve Allâh’ın Rasûlü’nden uzaklaştırılmak gibi en fecî bir bedbahtlığa dûçâr olacaklardır.
Tâbiînden Ebû Hâzim, Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın abdest alırken kollarını koltuğunun altına kadar yıkadığını görmüştü.
“–Ebû Hüreyre, bu nasıl abdest?” diye sordu. Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-:
“–Ey Benî Ferrûh! Siz burada mıydınız? Burada olduğunuzu bilseydim böyle abdest almazdım.” dedikten sonra şöyle devâm etti:
“–Ben, dostum Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i şöyle buyururken işittim:
“Kıyâmet gününde mü’minin nûru, abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.” (Müslim, Tahâret, 40)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın şu sözleri, Allâh Rasûlü’nün ibâdet aşkını ne güzel ifâde etmektedir:
“Bedir günü aramızda Mikdâd’dan başka süvâri yoktu. İyi biliyorum, o zaman Allâh Rasûlü hâriç hepimiz uyumuştuk. Rasûl-i Ekrem Efendimiz ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.”41
Ne muazzam bir ibâdet aşkı ki, hazarda da seferde de aslâ zaafa uğramıyor!..
Cenâb-ı Hak buyurur:
“Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99)
“Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, namaz mevzuunda çok hassas davranan Abdullâh bin Revâha Hazretleri’ni “Kardeşim” hitâbıyla taltif buyurarak şöyle medhetmiştir:
“Allâh, kardeşim Abdullâh bin Revâha’ya rahmet etsin! Namaz vakti nerede girse, hemen durur ve namazını kılar.” (Heysemî, IX, 316)
Cerh bin Abdullâh -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Dolunaya bakarak şunları söyledi:
“–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, Rabbinizi de öyle rahatça göreceksiniz. Artık güneşin doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz.”
Ardından da şu âyet-i kerîmeyi okudu:
“…Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbîh et; gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbîh et ki, Rabbinin rızâsına eresin.” (Tâhâ, 130) (Buhârî, Mevâkît 16, 26, Tefsîr 50/1, Tevhîd 24; Müslim, Mesâcid 211)
Demek ki Yüce Rabbimiz’i görebilmemiz için en büyük vesîle, farz namazlara gösterilen titizliktir.
Yapılan her ibâdet, âdeta cennete giriş vizesi gibi görülmeli ve bu ulvî ruh heyecânı içinde îtinâ ile îfâ edilmelidir.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
“Kişi rükû ve secdesini tam yaparak namazı güzel bir şekilde edâ ederse namaz o kişiye:
«–Beni muhâfaza ettiğin gibi Allâh da seni muhâfaza etsin!» der. Namaz yükseltilir.
Kişi rükû ve secdesini tam olarak yapmaz, namazını güzelce edâ etmezse namaz ona:
«–Beni zâyî ettiğin gibi Allâh da seni zâyî etsin!» der. Namaz, eski elbisenin dürüldüğü gibi dürülüp adamın yüzüne çarpılır.”42
Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. (Gafletle kılarlar.)” (el-Mâûn, 4-5)
Ağırdan alarak namazı son vaktine kadar geciktirmek ve kerhen kalkarak vazîfe savar gibi hemen farzını kılıvermek, Allâh muhâfaza buyursun, insanı münâfıklığa götüren kötü bir haslettir. Alâ bin Abdurrahmân anlatıyor:
“Bir öğleden sonra Enes bin Mâlik’in yanına gitmiştik. Enes, biz varınca hemen kalkarak ikindi namazını kıldı. Namazını bitirince kendisine namazı erken kıldığını söyledik. O da niçin böyle erken kıldığını anlatarak şöyle dedi:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu işittim:
«O münâfıkların namazıdır! O münâfıkların namazıdır! O münâfıkların namazıdır!43 Onlardan biri oturur, oturur, tam güneş sararıp batmaya yüz tutunca, şeytanın iki boynuzu arasına girince kalkar, kuşun yem toplaması gibi hızlıca dört defâ yatıp kalkar, namazda Allâh’ı da pek az zikreder.»”
(Muvatta, Kur’ân-ı Kerîm, 46; Müslim, Mesâcid, 195)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, vâlilerine şöyle nasihat etmiştir:
“Benim katımda en mühim işiniz namazdır. Kim onu koruyup vakitlerine dikkat ederse, dînini korumuş olur, kim de onu yerine getirmeyip yitirirse, dînini de kısa zamanda yitirir.” (Muvatta, Vukûtu’s-Salât, 6)
Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:
“Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- hançerlendiğinde zaman zaman baygınlık geçiriyordu. Bir keresinde yanına girdim, üstüne bir örtü örtmüşler, kendinden geçmiş vaziyette yatıyordu. Yanındakilere:
«–Durumu nasıl?» diye sordum.
«–Gördüğün gibi baygın.» dediler.
«–Namaza çağırdınız mı? Eğer hayattaysa onu namazdan başka hiçbir şey korkutup uyandıramaz.» dedim. Bunun üzerine:
«–Ey Mü’minlerin Emîri namaz! Namaz kılındı!» dediler. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- hemen ayıldı ve:
«–Öyle mi? Vallâhi namazı terk edenin İslâm’dan nasîbi yoktur.» dedi. Kalktı ve yarasından kanlar akarak namazını kıldı.” (Heysemî, I, 295; İbn-i Sa’d, III, 35; Muvatta, Tahâret, 51)
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- Kûfe’de hutbe verirken, Allâh Rasûlü’nden işittiğini bildirerek şöyle buyurmuştur:
“Cuma günü olunca şeytan erkenden çarşı ve pazara bayraklarıyla gider, insanlara bin bir engel çıkararak mânî olmaya, (en azından) onları Cuma’ya geciktirmeye çalışır. Melekler de erkenden gidip mescidin kapılarına dururlar. Gelenleri; birinci saatte gelenler, ikinci saatte gelenler diye yazarlar. Bu hâl, imam (hutbeye) çıkıncaya kadar devâm eder. Kişi mescidde, imamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur, can kulağıyla dinler ve konuşmazsa, kendisine iki kat sevap vardır. Kişi uzakta kalır ve imamı dinleyemeyeceği bir yere oturur, sessiz durur ve konuşmazsa bir sevap alır. Eğer, imamı görüp dinleyebileceği bir yere oturur, fakat boş konuşma yapar, sessiz kalmazsa, ona iki vebâl yazılır…” (Ebû Dâvûd, Salât, 209/1051)
Cuma namazına ehemmiyet vererek câmiye erkenden gelen, imamı rahatça duyabileceği bir yere oturarak tefekkürle dinleyen ve huşû üzere bulunan kimseler, elbette böyle olmayanlara nazaran daha kazançlı çıkacaklardır.
Tâbiînin önde gelen tefsîr ve kıraat âlimlerinden Mücâhid -rahmetullâhi aleyh- diyor ki:
“Abdullâh bin Zübeyr -radıyallâhu anhümâ- ibâdette hiç kimsenin erişemediği bir noktaya erişmişti. Bir defâsında tavaf mahallini sel basmıştı, halk bir hafta tavaf yapamamıştı. Abdullâh ise bir hafta boyunca Kâbe’yi yüzerek tavâf etti.” (Ali el-Müttakî, XIII, 471/37228; Zehebî, Siyer, III, 370)
Şeyh Sâdî’nin Gülistan adlı eserinde anlattığı şu hâtırası da, ibâdetleri kalbî galatlarla hebâ etmemek gerektiğini ne güzel ifâde etmektedir:
“Çocukluğumda zühde, riyâzata, gece ibâdetine çok düşkündüm. Bir gece babamın yanında oturuyordum. Bütün gece gözümü yummamış, Kur’ân-ı Kerîm’i elimden bırakmamıştım. Birtakım kimselerse etrâfımızda uyuyorlardı. Babama:
«–Şunların bir tanesi bile başını kaldırıp iki rekât teheccüd namazı kılmıyor; sanki ölü gibi uyuyorlar.» dedim. Bu sözüm üzerine babam kaşlarını çattı ve:
«–Oğlum Sâdî! Başkalarının dedikodusunu edeceğine, keşke sen de onlar gibi uyusaydın! (Zîrâ senin hor gördüklerin, şu andaki ilâhî rahmetten mahrûmiyet içindelerse de, onlara Kirâmen Kâtibîn melekleri menfî bir şey yazmıyor. Senin amel defterine ise, din kardeşlerini küçük görme ve gıybet günâhı yazıldı.)» karşılığını verdi.”
Müslümanlar, ibâdetlerine gösterdikleri titizliği savaş zamanlarında dahî muhâfaza etmişler ve böylece Allâh’ın yardımına mazhar olmuşlardır. Venedikli Travijani, Yıldırım Bâyezid’in kahraman ve muzaffer ordusunu şöyle tasvîr eder:
“Osmanlı ordusunda bizde olduğu gibi şarap, kumar ve fuhuş gibi şeyler yoktur. Onlar, hiç aksatmadıkları askerî tâlimlerine ilâveten, Allâh’ın büyük ve yüce ismini devamlı zikrederler, gece ve gündüz ibâdetle meşgul olurlar. Bu sebeple de dâimâ gâlip gelirler.”
Bâyezîd Câmii, bir cuma günü ibâdete açılmış ve orada ilk namazı, Fâtih’in oğlu II. Bâyezîd Han kıldırmıştır. Bu hâdiseyi Evliyâ Çelebi şöyle anlatır:
“Câminin inşâsı tamamlanınca, bir cuma günü büyük bir merâsimle ibâdete açıldı. Bâyezîd-i Velî buyurdular ki:
«–Her kim, ömründe ikindi ve yatsı namazlarının ilk sünnetini hiç terk etmemiş ise, şu mübârek vakitte o imâm olsun!»
Deryâ misâli cemaat içinden kimse çıkmayınca, Bâyezîd Han mecbûr kalarak:
«–Elhamdülillâh! Savaşta ve barışta biz bu sünnetleri hiç terk etmedik!..» dedi ve kendisi imâm olup namazı kıldırdı.”
Osmanlı sultanlarından VI. Mehmed Reşad, saraydaki hânedan çocuklarını yetiştirmek üzere “Muallime-i Selâtîn: Sultanların Hocası” tâyin ettiği Safiye Hanım’a, ilk olarak şunu emretmiştir:
“Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği harâm ediyorum. Bu irâdem hoca hanım tarafından, talebe şehzâde ve hanım sultanlara söylensin.”44
Dünyevî makam ve mevkî, o insanlara ibâdet hassâsiyetini unutturmamış, her işlerinin başına namaz ve oruç gibi âhiret azığı olacak gayretleri yerleştirmekten geri bırakamamıştır.
İbâdetler husûsundaki titizliğin en canlı misallerinden biri de Kafkasların şanlı mücâhidi Şeyh Şâmil’e âittir. O, 1829’daki Gimri savunmasında, birçok süngü, kılıç ve kurşun yarası almıştı. Göğsünden girip sırtından çıkan bir süngü ciğerini parçalamış, ayrıca kaburgaları ve sağ köprücük kemiği kırılmıştı. Cerrah olan kayınpederinin tedâvileri neticesinde altı aya yakın bir zamanda ancak kendine gelebildi. Yaralandığı günden itibâren 25 gün boyunca komada yatan bu genç mücâhid, yirmi beşinci günün sonunda kendine gelip gözlerini açınca, başucunda annesini buldu. Ona söylediği ilk sözü:
“–Anacığım! Namaz vakti geçti mi?” oldu.45
Çanakkale Harbi’nin devâm ettiği günlerde bir Ramazan bayramı arefesiydi. Cephe kumandanı Vehip Paşa, 9. Tümen’in genç imamını çağırarak mahzun bir şekilde, istemeye istemeye şöyle dedi:
“–Hâfız! Yarın Ramazan bayramı. Asker toplu olarak bayram namazı kılmak istiyor. Ne dediysem, vazgeçiremedim. Zîrâ böyle bir şey, pek tehlikeli, yâni düşmanın arayıp bulamayacağı toplu bir imhâ fırsatı olur. Münâsip bir dille bunu erâta bir de sen anlatıver!..”
İmam Efendi, Paşa’nın yanından henüz ayrılmıştı ki, karşısına nur yüzlü bir zât çıktı ve:
“–Oğlum! Sakın ola askerlere bir şey söyleme! Gün ola hayır ola; Allâh ne derse, öyle olur.” dedi.
Ertesi sabah, herkesi hayrete düşüren ilâhî bir tecellî yaşandı. Gökten hevenk hevenk bulutlar indi ve gönlü Allâh’a kulluk aşkıyla dolup taşan mü’min askerlerin üzerini kapladı. Onları dürbünle gözetleyen düşman kuvvetleri, artık bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremiyordu. O sabah, bambaşka bir mânevî heyecan içinde kılınan bayram namazında alınan gür tekbirler, dalga dalga semâya yükseliyordu. Nur yüzlü ihtiyar zât, Fetih Sûresi’nden birkısım âyetleri tilâvet ederken askerlerin gönüllerinden taşan kelime-i tevhîd sesleri, birer îman sayhası hâlinde düşman saflarından bile duyulmaktaydı.
İşte bu esnâda İngiliz kuvvetleri arasında büyük bir kargaşa başgösterdi. Zîrâ çeşitli İngiliz sömürgelerinden kandırılarak getirilmiş bulunan birkısım müslüman askerler, yine kendileri gibi müslüman bir toplulukla savaştıklarını, işittikleri tekbir ve tevhid seslerinden anlamışlar ve bunun üzerine isyân etmişlerdi. Ne yapacağını şaşıran zâlim İngilizler, onların bir kısmını kurşuna dizdi, diğerlerini de alelacele cephe gerisine çekmek zorunda kaldı.
İslâm askerlerinin sînesinde sarsılmaz bir kale olan îman, cephede dahî ibâdetlerini îfâ etmelerini sağlamış ve bunun netîcesinde ilâhî feyz ve yardım inerek bütün orduyu kaplamıştı.
Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, insanların sırat köprüsünden, ibâdetlere verdikleri ehemmiyet nisbetinde hızlı geçeceklerini bildirerek şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar cehenneme gelirler, sonra amellerine göre oradan geçerler: Onların ilk grubu şimşek hızıyla geçer, ikinci grup rüzgâr gibi geçer. Sonraki bir atlı sür’atiyle, sonraki bir deve binicisi sür’atiyle, sonraki koşarak, en sonraki de yürüyerek geçer.” (Tirmizî, Tefsîr, 19/3159)
Hâsılı, ibâdet ve kulluktaki gâye, kalben Allâh ile beraber olabilmektir, yâni mârifetullâh ve muhabbetullâhtır. İbâdetler, îmânın kalbdeki tezâhürü kadar kişiye zarâfet ve güzel ahlâk kazandırır. Şevk ve iştiyâk ile yapılan ibâdetler, rûhu derinleştirir ve kulu Allâh’a yakınlaştırır. Kalbde merhamet ve cömertlik duygularını inkişâf ettirir. Cenâb-ı Hak, böyle kullarının gören gözü, işiten kulağı olur. Yâni onların görüşleri, duyuşları, düşünüşleri ve ifâdeleri artık hep ilâhî nûrun cereyânından ibâret hâle gelir.
Rabbimiz cümlemize nasîb eylesin! Âmîn!..
