İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okur, mânâsı üzerinde çokça tefekkür eder, emirlerini derhâl tatbîke koyulurdu. Âdeta Kur’ân’ı hissederek, yaşayarak ve kalbiyle okurdu. Okurken Allâh’ı tesbîh etmekten bahseden âyetlere gelince “Sübhânallâh” gibi tesbîh ifâdeleriyle Allâh’ı noksanlıklardan tenzîh ederdi. Duâ âyetleri gelince onlarla Allâh’a münâcâtta bulunurdu. Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca hemen Allâh’a sığınırdı.75

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, her gün düzenli bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm okurdu.76 Medîne’ye gelen Sakîf Kabîlesi heyetinde bulunan Evs bin Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.

«–Yâ Rasûlallâh! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu.

Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma; «Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar:

«–Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)

Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:

Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:

“–Yâ Rasûlallâh! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.

Ben de Nisâ Sûresi’ni okumaya başladım. Ne zaman ki;

“Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Kâfî!” buyurdular.

O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülüyordu.”

(Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)

Efendimiz’in biz ümmetine olan merhametini sergileyen, ne güzel bir manzara…

Bir gün Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allâh Rasûlü’nün yanına gitmekte geç kaldığında, Efendimiz, kendisine bunun sebebini sormuştu. O da:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mescidde bir adam vardı ki, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim.” diyerek gecikme sebebinin Kur’ân dinlemekten kaynaklandığını ifâde etti. Bunun üzerine Efendimiz mescide giderek o zâtın Sâlim -radıyallâhu anh- olduğunu gördü. Hissiyâtını şöyle dile getirdi:

“Ümmetimin arasında böyle birini bulunduran Allâh’a hamd olsun!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176; Ahmed, VI, 165; Hâkim, III, 250/5001)

Bir sahâbî Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:

“–Yâ Rasûlallâh! Hangi amel Allâh katında daha sevimlidir?” diye sordu. Habîb-i Ekrem Efendimiz:

“–Hâl ve mürtehil(in ameli).” cevâbını verdi. Sahâbî:

“–Peki hâl ve mürtehil kimdir?” diye sorunca Efendimiz:

“–Kur’ân’ı başından sonuna kadar okuyan ve her bitirdiğinde hemen başa dönüp yeniden başlayandır.” buyurdu. (Tirmizî, Kırâât, 11/2948)

Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen fazîlete erebilme hikmetine binâen, hatim duâlarında Kur’ân’ın son sûreleri olan İhlâs, Felak ve Nâs okunduktan sonra, tekrar Kur’ân’ın en başına dönülüp Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin ilk beş âyeti okunmaktadır. Bu şekilde hemen yeni bir hatme başlangıç yapılarak Hak katında makbûl olan bu sâlih amel tatbîk edilmiş olmaktadır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’e son derece ehemmiyet verir, ashâbından da böyle olanları çok severdi.

Bir defâsında Peygamber Efendimiz sayıca kalabalık bir müfreze gönderecekti. Onlara Kur’ân okuttu. Her biri ezberinde olduğu kadarıyla Allâh’ın âyetlerinden okudu. Efendimiz, yaşça en genç olan sahâbînin yanına geldi ve:

“–Ey filân! Senin ezberinde ne var?” buyurdu. O da:

“–Ezberimde falan falan sûreler ve bir de Bakara Sûresi var!” dedi. Efendimiz:

“–Ezberinde Bakara Sûresi var mı?” diye sordu:

“–Evet!” cevâbını alınca:

“–Haydi git, onların emîri (kumandanı) sensin! Çünkü bu sûre, neredeyse dînin tamamını ihtivâ eder.” buyurdu.

Cemaatin ileri gelenlerinden biri:

“–Yâ Rasûlallâh! Muhtevâsını yaşayamayacağım korkusu, benim Bakara Sûresi’ni ezberlememe mânî olmuştur.” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Kur’ân’ı öğrenin, okuyun, okutun ve onunla amel edin! Çünkü Kur’ân’ı öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi, içi misk dolu dağarcık gibidir ki, kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip uyuyan, (Kur’ân’a hizmetten geri kalan) kimse de, içine misk doldurulup ağzı bağlanmış dağarcık gibidir.”

(Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2/2876)

Bu hâdise, Bakara Sûresi’ni okuyup yaşayan bir kişinin maddî ve mânevî tahsîlinin seviyesini sergilemektedir. Yine bu hadîs-i şerîfiyle Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân ile hemhâl olma ve onun tâlîmi hususlarında mü’minlerin mes’ûliyetini beyân buyurmuşlardır.

Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh Efendimiz’den on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice anlayıp hayatlarına tatbîk etmeden diğer on âyete geçmemişlerdir. Kur’ân’daki ilimlerle âmil olmuş ve yine Kur’ânî hikmetlerle de kâmil hâle gelmişlerdir. (Ahmed, V, 410)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“Bakara Sûresi’ni on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.77

Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh- da, Bakara Sûresi’ni sekiz senede bitirebilmiştir. (Muvatta, Kur’ân, 11)

Kur’ân’ı okumak; yaşamak ve yaşatmak için olursa bir kıymet ifâde eder.

Peygamber Efendimiz’le görüşmek üzere gelen Sakîf Kabîlesi temsilcileri, aralarında bulunan Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olması sebebiyle geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osman -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek ona dinî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Efendimiz’den bâzı sûreleri okuyup ezberledi.

Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip müslüman olan Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân öğrenmek için geldiğinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müsâit değilse, ya Ebû Bekir’e ya da Übey bin Kâ’b’a gider, soracağını sorar, öğrenmek istediğini öğrenirdi.

Onun bu hâli, Allâh Rasûlü’nün çok hoşuna gidiyor, kendisini seviyordu. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde:

“–Yâ Rasûlallâh! İçimizden birini bize imam (idâreci) yapar mısınız!” dediler.

O da Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olmasına rağmen, onlara imam tâyin etti. (İbn-i Sa’d, V, 508; İbn-i Hişâm, IV, 185; Ahmed, IV, 218)

Farklı sebeplere binâen ve peyderpey nâzil olan Kur’ân âyetleri, her indiğinde Allâh Rasûlü’nü ve ashâbını târifsiz bir sürûra gark eder, azimlerini artırır ve Allâh ile olan kalbî irtibatlarını tâzelerdi. Onlar vahiy ile o kadar hemhâl olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerini bir kat daha artırmıştı. Bu muhabbetin en câlib-i dikkat misâlini şu hâdisede görmekteyiz:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer -radıyallâhu anh-’a:

“–Kalk, Allâh Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim.” dedi.

Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:

“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allâh katındaki nîmetin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:

“–Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nîmetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi.

Vahy-i İlâhiye hasretini ifâde eden bu sözleriyle, Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer’i de duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)

Peygamber Efendimiz’in ashâbı, Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. (Heysemî, VII, 165)

Kur’ân’a yaptığı hizmetleri sebebiyle “Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan” vasfıyla tebcîl edilen Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm ile çok meşgul olduğu için iki mushaf eskitmişti.78

Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir gece Bakara Sûresi’ni okuyordum. Atım da yanıbaşımda bağlı duruyordu. Bir ara at şahlanmaya başladı. Okumayı kestim; at sâkinleşti. Tekrar okumaya başladım, at yine şahlandı. Hattâ oğlum Yahyâ’yı atın çiğnemesinden endişe ederek yanıma aldım. O esnâda semâya baktığımda üzerimde kandillere benzer bir şeyler olduğunu gördüm. Sonra onlar göğe doğru yükselip gözden kayboldu.

Sabahleyin, olup biteni Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığımda bana:

“–Oku ey Üseyd, oku!” buyurdu… Sonra da:

“–Ey Üseyd! O gördüklerinin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.

“–Hayır.” dedim. Bunun üzerine Allâh Rasûlü:

“–Onlar, senin Kur’ân tilâvetini dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer sen okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinleyeceklerdi. O melekler, insanlara gizli kalmayacak, insanlar da onları görebileceklerdi.” buyurdular. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 15, Menâkıb 25; Müslim, Müsâfirîn 241-242)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Kur’ân âşıklarından Übey bin Kâ’b Hazretleri’ne hitâben:

“–Allâh Teâlâ, «Lem yekünillezine keferû» sûresini sana okumamı emir buyurdu.” dedi.

Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:

“–Allâh Teâlâ benim ismimi zikretti mi?” dedi.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Evet!” buyurdu.

Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, bu ilâhî iltifat karşısında son derece duygulandı ve içli içli ağlamaya başladı. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 16, Tefsîr 98/1, 3; Müslim, Müsâfirîn 246)

Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, Kur’ân’ı tamamıyla ezberleyen hâfız sahâbîlerin başında gelirdi. Peygamber Efendimiz’in, “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz!” iltifâtına mazhar olan bahtiyarlardan biriydi. Kur’ân’ı en güzel ve en fazla okuyan da o idi.79 İşte Übey -radıyallâhu anh-’ın, Kur’ân-ı Kerîm ile bu şekilde hemhâl olması, onu, peygamberler hâricindeki sayılı birkaç kişiye nasîb olan bir lutfa, şerefe ve izzete nâil eyledi; ilâhî iltifâta mazhar kıldı. Ne büyük bir izzet, ne büyük bir saâdet!..

Ashâb-ı kirâm, her hususta olduğu gibi Kur’ân’a bağlılık ve onun muhtevâsını gönül âlemlerinde hazmederek canlı bir Kur’ân hayâtı yaşama husûsunda da Allâh Rasûlü’nün izinde yürümekteydiler. Kinâne el-Adevî -rahimehullâh- anlatıyor:

Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ordu kumandanlarına:

“Kur’ân’ı ezberlemiş zevâtı tespit edip bana bildirin, onlara şeref bahşedip ihsanlarda bulunayım ve etrâfa göndereyim ki, insanlara Kur’ân’ı öğretsinler.” diye yazmıştı.

Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hazret-i Ömer’e idâresi altında 300 küsur Kur’ân hâfızı bulunduğunu haber verdi. Hazret-i Ömer’in o hâfızlara80 hitâben yazdığı mektupta yer alan nasihatlerin bir kısmı şöyledir:

“Biliniz ki Kur’ân, sizler için bir sevap ve şeref hazinesidir. O’na tâbî olunuz. O’nu kendinize uydurmayınız. Kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa Kur’ân o kimseyi tepe üstü düşürür, tâ cehenneme atıverir. Her kim de Kur’ân’a tâbî olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine ulaştırır. Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zîrâ Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahmân’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalblerin açıldığı en son kitaptır…” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)

Allâh Rasûlü’nün akıllı ve gönüllü hizmetçisi Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği zaman âilesini toplar, onlarla birlikte hatim duâsı yapardı.81

Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, sesi çok güzel olan ve Kur’ân’ı pek mükemmel bir sûrette okuyan Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’a zaman zaman:

“–Ey Ebû Mûsâ! Haydi bize Rabbimizi hatırlat!” derdi.

O da Kur’ân-ı Kerîm okurdu.82

Yine bir defâsında Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye:

“–Kardeşim! Rabbimize olan şevkimizi artır!” demişti.

O da Kur’ân okumaya başladı. Bir müddet okuduktan sonra Hazret-i Ömer’i namaza çağırdılar. Derin bir huşû ile Kur’ân dinleyen Halîfe, birden kendine gelerek:

“–Biz zâten namazda değil miydik?” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 109)

Abdullâh bin Ömer’in âzatlısı Nâfî’ye:

“–Abdullâh evinde ne yapardı?” diye sorulduğunda:

“–İnsanlar onun yaptığını yapamaz! O, her vakit namazı için yeni bir abdest alır ve bu iki vakit arasında Mushaf-ı Şerîf’i açar, sürekli Kur’ân okurdu.” demiştir. (İbn-i Sa’d, IV, 170)

Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olan hakîkî hâfızlar dünyâ ve âhirette pek çok ilâhî ikramlara nâil olurlar. Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede eden biri olarak nakletmişlerdir.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Hâmil-i Kur’ân (Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmı ile yaşayan, ahlâkı ile ahlâklanan ve hikmeti ile kemâle eren bir hâfız efendi) öldüğü zaman Allâh, onun vücûdunu yememesini yere vahyeder. Yer de der ki:

«Yâ Rabbî! Sen’in kelâmın sînesinde iken, ben onun vücûdunu nasıl yiyebilirim?..»” (Deylemî, I, 284/1112; Ali el-Müttakî, I, 555/2488)

Rabbimiz’in kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e karşı edep ve hürmet husûsunda son derece hassas ve titiz davranmamız gerekir. Çünkü Kur’ân’ın fazîlet ve rûhâniyetine en fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda yaşıyoruz.

Meselâ abdestsizken Kur’ân okumamak ve okutmamak îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede açık ve kesin olarak şöyle buyrulmaktadır:

“Ona tam bir sûrette temizlenmiş (yâni tertemiz) olanlardan başkası dokunamaz.”

(el-Vâkıa, 79)

Bu âyette küçük abdest, büyük abdest ve kadınların muayyen hâlleri (yâni âdet ve lohusalık hâlleri) mevzubahistir. Dört hak mezhep de, Mushaf’a abdestsiz el sürmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.83

Zâten Hazret-i Peygamber’den itibâren 1400 küsur senedir bu hüküm böyle tatbik edilegelmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

“Ne hayızlı kadın ne de cünup kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmîzî, Tahâret, 98/131)

“Kur’ân’a temiz olan dışında hiç kimse dokunmasın!” (Hâkim, I, 553/1447)

Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Amr bin Hazm’ı Yemen’e gönderirken ona farzları, sünnetleri ve hukûkî hükümleri açıklayan bir beyannâme yazmıştı. O yazıda Hazret-i Amr’ın insanlara Kur’ân’ı öğretmesi, onun emir ve hikmetlerini tebliğ etmesinin yanında, temiz olmayan insanları Kur’ân’a dokunmaktan nehyetmesi de

bildirilmektedir.84

İmâm Mâlik şöyle der:

“Tâhir/abdestli olmayan kimse, Mushaf’ı kılıfıyla veya yastık üzerinde dahi olsa taşıyamaz, mekruhtur… Bu, Kur’ân’a ikram ve tâzîm sebebiyledir.” (Muvatta, Kur’ân, 1)

Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’i bel hizâsından aşağı bir mevkîde tutmamak, ona doğru ayak uzatmamak, üzerine başka kitap ve eşya koymamak, Kur’ân-ı Kerîm’le tuvalete girmemek gibi her türlü hürmet ve ihtirâmı bir ibâdet vecdiyle yerine getirmek ve bu hassâsiyeti yeni nesillere intikâl ettirmek gerekir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, en mühim “Şeâir-i İslâm”dandır, yâni İslâm’ın nişânelerinin başında gelir. Âyet-i kerîmede ise:

“…Kim Allâh’ın şeâirine tâzîm ederse, şüphe yok ki bu kalblerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32)

buyrulmaktadır.

Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm, insanların doğru yolu bulmaları, kendi gayretleriyle bilemeyecekleri hususları öğrenmeleri ve âhireti elde etmeleri için gönderilmiş ilâhî bir kitaptır. O hâlde ona sarılmamız ve sâhip çıkmamız, tutulacak en akıllıca yoldur.

Kur’ân ile hemhâl olmanın fazîleti, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:

“Kur’ân, bir ucu Allâh’ın, diğer ucu da sizin elinizde olan sağlam bir ip (gibi)dir. Ona sıkıca sarılınız. İşte o zaman sapıtmaz ve helâk olmazsınız.” (Heysemî, IX, 164)

Kur’ân’dan ne kadar rûhâniyet ve feyz alabilirsek îmanımız da o derece seviye kazanır. Kur’ân-ı Kerîm’de fânî olanlar, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanarak idrâk ötesi ilâhî lutuflara mazhar olurlar. Cenâb-ı Hak bu hâli cümlemize nasîb ve müyesser eylesin. Âmîn!..