İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir bedevî, Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-’a gelerek alacağını istedi ve bunu yaparken sert davrandı. Hattâ:

“–Borcunu ödeyinceye kadar Sen’i rahat bırakmayacağım.” dedi. Ashâb-ı kirâm, bedevîyi azarlayıp:

“–Yazıklar olsun sana! Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın!” dediler. Adam:

“–Ben hakkımı talep ediyorum.” dedi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, ashâbına:

“–Sizler niçin hak sâhibinden yana değilsiniz?” buyurdu ve Havle bint-i Kays -radıyallâhu anhâ-’ya adam göndererek:

“–Sende kuru hurma varsa borcumu ödeyiver. Hurmamız gelince borcumuzu sana öderiz.” dedi. Havle:

“–Hay hay! Babam Sana kurban olsun ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.

Kadın, Rasûlullâh’a borç verdi, O da bedevîye olan borcunu ödedi ve bir de yemek ikrâm etti. Bedevî:

“–Borcunu güzelce ödedin. Allâh da Sana mükâfâtını tam olarak versin!” diye memnûniyetini ifâde etti. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–İşte bunlar (borcunu hakkıyla ödeyenler), insanların hayırlılarıdır. İçindeki zayıfların, incitilmeden haklarını alamadıkları bir cemiyet, iflâh olmaz.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Sadakât, 17)

Görüldüğü üzere, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın hayâtı, insanoğlunun başına gelebilecek hemen hemen her hâdise için örnek alınabilecek davranış güzellikleriyle doludur. Yeter ki, O’nu yakından tanıyıp, Sünnet-i Seniyyesi muhtezâsınca yaşama gayreti içinde olalım…

Cübeyr bin Mut’im -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Huneyn Gazvesi’nden dönüşte Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- ile birlikte yürürken, bedevî Araplar ganimetin taksîmini ısrarla istemeye başladılar. Neticede Allâh Rasûlü’nü Semüre ağacının altında durdurdular. Cübbesi ağaca takılıp kaldı. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devesini durdurup:

“–Cübbemi verin bana! Şâyet şu gördüğünüz ağaçlar kadar hayvanım olsaydı, onların tamamını size paylaştırırdım. Siz de benim cimri, yalancı ve korkak biri olmadığımı görürdünüz!” buyurdu. (Buhârî, Cihâd 24, Humus 19)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, henüz yeni müslüman olmuş ve bu dînin zarâfet ve inceliklerini henüz rûhuna sindirememiş olanlara bile hilim ve müsâmaha ile muâmele etmiştir.

Enes -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Ben Rasûlullâh’ın ellerinden daha yumuşak olan ne bir atlasa ne de bir ipeğe dokundum. Allâh Rasûlü’nün kokusundan daha hoş bir râyiha da koklamadım. Efendimiz’e tam on yıl hizmet ettim. Bana bir defa bile «Üf!» demedi. Yaptığım bir şey sebebiyle; «Niçin böyle yaptın?» demediği gibi, yapmadığım bir iş sebebiyle de bir kez bile; «Şöyle yapsan olmaz mıydı?» demedi. (Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fedâil 82)

İşte Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisine on yaşında emânet edilen Hazret-i Enes’i, hâl ve davranışlarıyla böyle terbiye ediyordu. Tasavvuftaki terbiye metodu da bu şekildedir. İnsan, şahsiyet ve karaktere hayranlık duyar ve hayran olduğu kimseyi taklîd eder. Çünkü “taklid meyli”, insanoğlunun yaratılışındaki en köklü temâyüllerden biridir. Bu yüzden insan, müsbette de menfîde de maddî ve mânevî tekâmülünü hep hayran olup taklîd ettiği kimselerin tesiri altında gerçekleştirir.

Muâviye bin Hakem -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in arkasında namaz kılarken cemaatten biri aksırdı. Ben de hemen “yerhamukellâh” dedim. Cemaat bana dik dik bakmaya başladı. Bunun üzerine:

“–Vay başıma gelenler! Yâhu bana niye öyle bakıyorsunuz?” dedim. Bu sefer ellerini dizlerine vurmaya başladılar. Onların beni susturmaya çalıştıklarını anlayınca kızdım; ama yine de sustum.155

Anam-babam Rasûl-i Ekrem’e fedâ olsun. Ne O’ndan önce ne de O’ndan sonra kendisinden daha güzel bir muallim görmedim. Vallâhi beni ne azarladı ne de dövdü. Namazı kıldırıp bitirince yumuşak bir lisanla bana:

“–Bu ibâdetin adı namazdır. Namaz kılarken dünyâ kelâmı konuşulmaz. Çünkü namaz; tesbîh, tekbîr ve Kur’ân okumaktan ibârettir.” buyurdu. Yahut buna benzer ifâdeler kullandı. Ben de:

“–Yâ Rasûlallâh! Ben yeni müslüman oldum…” dedim… (Müslim, Mesâcid, 33)

Yahûdî âlimlerinden Zeyd bin Sa’ne, bekledikleri son peygambere dâir Tevrat’ta yazılı husûsiyetlerin, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’de bulunup bulunmadığını araştırıyordu. Bir gün, Hazret-i Peygamber’i, yanında Hazret-i Ali olduğu hâlde evinden çıkarken gördü ve peşine takıldı. O sırada bedevî giyimli bir adam Rasûlullâh’a yaklaşarak:

“–Yâ Rasûlallâh! Ben falan kabîle halkına, şâyet müslüman olurlarsa, kendilerine Allâh Teâlâ’nın bol rızık vereceğini söylemiştim. Onlar da müslüman oldular. Fakat ne yazık ki kabîlelerinde kıtlık başgösterdi. İnsanlar çok zor durumda. Dünyâlık ümîdiyle müslüman olan bu adamların, umduklarını bulamayınca tekrar eski dinlerine dönmelerinden korkuyorum. Şâyet onlara yardım etmek için bir şeyler göndermek istersen, ben götürebilirim.” dedi.

Bu konuşmayı dinleyen Zeyd bin Sa’ne, Allâh Rasûlü’nü denemek için uygun bir fırsat yakaladığını düşünerek söze girdi:

“–Yâ Muhammed! Şâyet o adamlara yardım etmeyi düşünüyorsan, yapacağımız bir mukâvele ile Sana borç verebilirim.” dedi.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, ondan seksen dinar borç aldı, götürmesi için o sahâbîye verdi ve:

“–Onların yanına çabucak git ve imdatlarına yetiş!” buyurdu.

Bir başka gün Fahr-i Kâinat Efendimiz, yanında Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer ve bâzı sahâbîlerle Cennetü’l-Bakî156 Mezarlığı’na bir cenâze götürüyorlardı. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, cenâze namazını kıldırdıktan sonra Zeyd O’na yaklaştı ve mübârek sırtındaki cübbesini var gücüyle çekti. Onun neden böyle yaptığını henüz anlayamayan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir yere düşen cübbeye, bir Zeyd’in asık suratına hayretle bakarken, Zeyd, önceden tasarladığı şekilde konuşmaya başladı:

“–Borcunu ödemeyecek misin yâ Muhammed? Siz Abdülmuttaliboğulları zâten borçlarınızı hep geciktirirsiniz!” dedi.

Hâlbuki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Zeyd’den aldığı borcun vâdesi henüz dolmamıştı.

Hâdiseyi anlatan Zeyd diyor ki:

Bu sırada dönüp Ömer’e baktım. Öfkesinden sadrının körük gibi kabarıp indiğini görünce yüreğim ağzıma geldi. Ömer yüzüme sertçe bakarak:

“–Ey Allâh’ın düşmanı! Sen bu sözleri Rasûlullâh’a mı söylüyorsun? O’na hem saygısız davranıyor, hem de edepsizce konuşuyorsun ha! O’nu peygamber olarak gönderene yemin ederim ki, şâyet Rasûlullâh sana borçlu olmasaydı, kelleni uçururdum!..” diye haykırdı.

Bir yahûdînin, Allâh’ın Rasûlü’ne hakâret etmesine dayanamayan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın nasıl gazaplandığını gören Efendimiz, ona gülümseyerek:

“–Sâkin ol ey Ömer! Şu anda hem ben, hem de bu şahıs, senden daha farklı bir davranış beklemekteyiz. Sen bana, borcumu güzel bir şekilde ödememi, ona da alacağını daha uygun bir dille istemesini tavsiye etmeliydin. Gerçi borcun vâdesinin dolmasına daha üç gün var ama, haydi sen kalk, ona borcumu öde! Kendisini korkuttuğun için de bir miktar fazla ver!” buyurdu.

Zeyd, alacağını fazlasıyla tahsîl ettikten sonra, Hazret-i Ömer’e şu îtirafta bulundu:

“–Bak yâ Ömer! Rasûlullâh’ın yüzüne her baktığımda, peygamberlik alâmetlerinin tamamını O’nda görüyordum. Fakat O’nda bulunması gereken iki husûsiyete sâhip olup olmadığını bugüne kadar anlayamamıştım. Acabâ kendisine karşı kaba-saba davrananları affediyor mu? Kendisine yapılan kabalıklar arttıkça O’nun hilmi ve müsâmahası da o nisbette artıyor mu? İşte ben bugün O’nu denedim ve kendisinin beklenen peygamber olduğuna iyice kanaat getirdim. Allâh’ı Rab, İslâm’ı dîn, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ı da peygamber olarak kabûl ettiğime, malımın yarısını da ümmet-i Muhammed’e sadaka olarak bağışladığıma şâhid ol!”

Zeyd’in müslüman olmasına son derece sevinen Ömer -radıyallâhu anh-, onu şöyle îkâz etti:

“–Malını bütün müslümanlara yetiremezsin. Bâri bâzılarına bağışladığını söyle.” dedi.

Zeyd:

“–Haklısın, malımın yarısını bâzı müslümanlara bağışlıyorum.” diyerek sözünü düzeltti. (Hâkim, III, 700/6547)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hilim, müsâmaha ve sabır gibi güzel hasletlerle insanları yüksek karakter ve şahsiyetine meftûn etmiş ve Allâh Teâlâ’nın lutfu ile İslâm’ı kısa sürede bütün Arap Yarımadası’na yaymıştır.

Abdullâh bin Cahş -radıyallâhu anh-’ın Batn-ı Nahle Seferi’nde aldığı esirler arasında, Hakem bin Keysân da vardı. Fahr-i Âlem Efendimiz, Hakem’i İslâm’a dâvet etti. İslâm’ı bütün tafsîlâtıyla uzun uzadıya anlattı. Şüphelerini yok etmek için defâlarca tekrar etti. Allâh Rasûlü’nün bu kadar gayret sarf etmesine rağmen Hakem’in hâlâ müslüman olmamasına öfkelenen Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Bununla ne diye konuşup durursun. Vallâhi o hiçbir zaman müslüman olmaz! Müsâade et, boynunu vurayım da varacağı yere, yâni cehenneme bir an önce varsın!” dediyse de Peygamber Efendimiz, Hakem’e İslâm’ı anlatmaya devâm etti. Hakem dikkatini toplayarak:

“–İslâm nedir?” diye sordu. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

“–Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmen ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet getirmendir!” buyurdu.

Hakem:

“–Müslüman oldum.” dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ashâbına dönerek:

“–Eğer ben, biraz önce size uysaydım, o şimdi cehenneme gitmiş olacaktı!” buyurdu.

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:

“Hakem’in müslüman olduğunu görünce, sanki bütün geçmiş ve gelecek şeyler beni sıktı! Kendi kendime; «Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- benden daha iyi bilirken, ben nasıl O’na karşı bir şey istemeye kalkarım?!» dedim. Sonra da; «Benim maksadım ancak Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanmaktı.» diyerek kendimi tesellî ettim. Hakem, müslüman oldu. Vallâhi güzel de bir müslüman oldu. Allâh yolunda cihâd etti ve Bi’r-i Maûne’de şehîd edildi.” (İbn-i Sa’d, IV, 137-138; Vâkıdî, I, 15-16)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle bir hâdise nakleder:

Bedevînin biri, Mescid-i Nebevî’de küçük abdestini bozmuştu. Sahâbîler hemen onu azarlamaya başladılar. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Adamı kendi hâline bırakın. Abdest bozduğu yere bir kova su dökün. Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil.” buyurdu. (Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 80)

Enes -radıyallâhu anh- şöyle der:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış, kenarları sert ve kalın bir hırka vardı. Bir bedevî, Rasûl-i Ekrem’e yetişerek hırkasını sertçe çekti. Bedevînin bu hareketinden dolayı hırkanın kenarı Efendimiz’in boynunda iz bırakmıştı. Daha sonra bedevî:

“–Ey Muhammed! Elinde bulunan Allâh’a âit mallardan bana da verilmesini emret.” dedi.

Fahr-i Kâinât Efendimiz, bedevîye dönüp tebessüm etti. Sonra da ona bir şeyler verilmesini emretti. (Buhârî, Humüs 19, Libâs 18, Edeb 68; Müslim, Zekât 128)

Ne muazzam bir hilim ve müsâmaha numûnesi!..

Ebu’d-Derdâ Hazretleri bir gün şehri dolaşırken, halkın, bir günahkâra ağır sözlerle hakâret ettiklerine şâhid oldu. Onlara sordu:

“–Siz kuyuya düşmüş bir adam görseniz, onu oradan çıkarmaz mısınız?”

Oradakiler:

“–Evet, çıkarırız!” dediler. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ Hazretleri:

“–O hâlde kardeşinize ağır sözler söylemeyin, size âfiyet veren Allâh’a hamd edin!” dedi.

Bunun üzerine onlar:

“–Siz bu günahkâra kızmıyor musunuz?” dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in terbiyesinde yetişmiş bulunan güzîde sahâbî, bu suâle şöyle cevap verdi:

“–Ben onun kendisine ve şahsiyetine değil günâhına kızıyorum, günâhı terk ettiğinde, o yine benim din kardeşimdir.” (Abdürrazzâk, XI, 180; Ebû Nuaym, Hilye, I, 225)

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında Abdullâh adında biri vardı. “Himâr” lâkabıyla anılan bu zât, yaptığı şakalarla Hazret-i Peygamber’i güldürürdü. İçki içmesi sebebiyle de Rasûl-i Ekrem, onu zaman zaman cezâlandırırdı…

Bir gün yine böyle bir cezâ faslı bitip Abdullâh da gittikten sonra, oradakilerden biri, “Allâh’ım, ona lânet et!” diye bedduâ etti. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Böyle demeyiniz, kardeşinizin aleyhinde şeytana yardım etmeyiniz. Vallâhi ben onun, Allâh’ı ve Rasûlü’nü sevdiğini biliyorum. Ona bedduâ edeceğinize; «Allâh’ım! Onu bağışla. Allâh’ım! Ona merhamet et!» diye duâ ediniz.” buyurdu. (Buhârî, Hudûd, 4, 5; Ebû Dâvûd, Hudûd, 35)

İşte bu manzara da, Allâh Rasûlü’nün ümmetine olan şefkat, merhamet ve muhabbetinden kaynaklanan hilm ve müsâmaha üslûbunun bâriz bir tezâhürüdür.

Rebî bin Haysem Hazretleri bir gün namaz kılarken, gözünün önünde yirmi bin dirhem kıymetindeki atı çalındı. Fakat o, hırsızın peşine düşmek yerine huzurla edâ ettiği namazına devâm etmeyi tercih etti.

Onun bu büyük kaybını duyan dostları koşarak kendisini tesellî etmeye geldiler. Hazret, dostlarına:

“–O adam atımı çözerken kendisini gördüm. Lâkin ben o vakit daha mühim ve çok sevdiğim bir işle meşguldüm. Onun için hırsızı kovalamadım.” dedi.

Bunun üzerine dostları, hırsıza bedduâ etmeye başladılar. Hazret onları susturarak:

“–Sâkin olun, bana zulmeden falan yok! O adam kendi nefsine zulmetti. Zavallının kendine yaptığı yetmiyormuş gibi, bir de biz ona zulmetmeyelim!” dedi. (Bkz. Babanzâde Ahmed Naîm, İslâm Ahlâkının Esasları, s. 85-86)

İşte, merhamet ve şefkatin zirvesinde yaşanan eşsiz bir numûne… Hak dostlarının sâhip olduğu müstesnâ bir hâl, yâni Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzı…

Tâbiînin büyüklerinden İmâm Şa’bî’nin, kendisine hakâret eden fâsık bir şahsa:

“–Dediklerin doğru ise, Allâh beni affetsin! Eğer yalancı isen, Allâh seni affetsin!” şeklindeki cevâbı, ne büyük bir fazîletin yansımasıdır.

Velhâsıl, merhamet, şefkat ve muhabbet gibi güzel hasletlerin netîcesi olan hilim ve müsâmaha, insanlarla muâşerette mühim esaslardandır. Cenâb-ı Hakk’ın emr-i ilâhîsi ve Peygamber Efendimiz’in tabiat-ı asliyesidir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Rıfktan (yumuşak huyluluktan, mülâyimlikten) nasîbi olana, hayırdan da nasip verilmiştir. Rıfktan nasîbi olmayan da hayırdan mahrum kılınmıştır.” (Tirmizî, Birr, 67/2013)