İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm için kendisinden ne istenirse onu mutlakâ verirdi. Hele bir keresinde, yanına gelen bir adama, büyük bir koyun sürüsü vermişti… Adam kabîlesine dönünce:

“–Ey milletim! (Koşun) müslüman olun. Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor.” dedi.

Hattâ kimileri, sırf dünyâlık elde etmek için müslüman olurlardı. Fakat çok geçmeden müslümanlık onların gözünde, dünyâdan ve dünyâ üzerindeki her şeyden daha değerli hâle gelirdi. (Müslim, Fedâil, 57-58)

Kureyş müşriklerinin önde gelenlerinden Safvan bin Ümeyye, müslüman olmadığı hâlde Huneyn ve Tâif gazâlarında, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanında bulunmuştu.

Cîrâne’de toplanan ganimet mallarını gezerken, Safvan’ın bunların bir kısmına büyük bir hayranlık içinde baktığını gören Efendimiz    -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Pek mi hoşuna gitti?” diye sormuş.

“–Evet.” cevâbını alınca:

“–Al hepsi senin olsun!” buyurmuştur.

Bunun üzerine Safvan kendisini tutamayarak:

“–Peygamber kalbinden başka hiçbir kalb, bu derece cömert olamaz.” diyerek şehâdet getirmiş ve îmân ile şereflenmiştir. (Vâkıdî, II, 854-855)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bütün fazîlet vasıflarının zirvesinde idi. İnsanların zaaflarını ıslâh gâyesiyle onlara ikrâm eder, hidâyetlerine vesîle olmaya çalışırdı.

Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Rasûllullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanların en cömerdi idi. O’nun cömertliğinin coşup taştığı zamanlar da Ramazan’da Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın, kendisi ile buluştuğu vakitlerdi. Cebrâîl -aleyhisselâm-, Ramazan’ın her gecesinde Peygamber Efendimiz ile buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bu sebeple Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Cebrâîl ile buluştuğunda, hiçbir engel tanımadan esen rahmet rüzgârlarından daha cömert davranırdı.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7; Müslim, Fedâil 48, 50)

Bir şahıs Peygamber Efendimiz’e gelerek:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Ben açım.” dedi.

Rasûlullâh Efendimiz, hanımlarından birine haber salarak yiyecek bir şeyler göndermesini istedi. Fakat mü’minlerin annesi:

“–Sen’i peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, evde sudan başka bir şey yok.” dedi.

Diğer hanımlarının da aynı durumda olması üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına dönerek:

“–Bu gece bu şahsı kim misâfir etmek ister?” diye sordu.

Ensâr’dan biri:

“–Ben misâfir ederim, yâ Rasûlallâh!” diyerek o yoksulu alıp evine götürdü. Eve varınca hanımına:

“–Evde yiyecek bir şey var mı?” diye sordu. Hanımı:

“–Hayır, sâdece çocuklarımın yiyeceği kadar bir şey var.” dedi. Sahâbî:

“–Öyleyse çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misâfir içeri girince de lambayı söndür. Biz de sofrada yiyormuş gibi yapalım.” dedi.

Sofraya oturdular. Misâfir karnını doyurdu; onlar da aç yattılar.

Sabahleyin o sahâbî, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gitti. Onu gören Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Allâh Teâlâ, bu gece misâfirinize yaptıklarınızdan ziyâdesiyle memnun oldu.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 10; Tefsîr, 59/6; Müslim, Eşribe, 172)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âilesi bir koyun kesmişti. Birçok kimseye infakta bulunulduktan sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- koyundan geriye ne kaldığını sordu:

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“–Sâdece bir kürek kemiği kaldı.” cevâbını verince, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Desene bir kürek kemiği hâriç, hepsi bizim oldu!” buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 33)

Yâni gerçek servetimiz infâk ettiklerimizdir…

Bir gün, muhtaç bir kimse Peygamber Efendimiz’e gelerek bir şeyler istedi. Allâh Rasûlü:

“–Yanımda sana verebileceğim bir şey yok, git benim nâmıma satın al, mal geldiğinde öderim.” dedi. Efendimiz’in sıkıntıya girmesine gönlü râzı olmayan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Yanında varsa verirsin, yoksa Allâh Sen’i gücünün yetmeyeceği şeyle mükellef kılmamıştır.” dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, Hazret-i Ömer’in bu sözünden hoşnud olmadıkları, vech-i mübâreklerinden belli oldu. Bunun üzerine Ensâr’dan bir zât:

“–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Ver! Arş’ın Sâhibi azaltır diye korkma!” dedi.

Bu sahâbînin sözleri Efendimiz’in çok hoşuna gitti, tebessüm ettiler ve:

“–Ben de bununla emrolundum.” buyurdular. (Heysemî, X, 242)

İşte örnek bir gönül… Bir din kardeşinin rahata ermesi, mü’min için en güzel bir gönül huzûru vesîlesidir.

Tâbiînin büyüklerinden Abdullâh el-Herevî, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in cömertlik vasfını biliyordu. Ancak daha yakından öğrenmek istiyordu. Bir gün Halep’te, Peygamber Efendimiz’in müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’a rastladı. Eline bulunmaz bir fırsat geçmişti. Hemen Peygamber Efendimiz’i sormaya başladı:

“–Ey Bilâl! Allâh Rasûlü’nün infâkı nasıldı, bana anlat!”

Hazret-i Bilâl şöyle anlattı:

“–Allâh tarafından Peygamber olarak gönderildiği günden vefâtına kadar Rasûlullâh’ın pek çok işine, O’nun nâmına ben baktım. Meselâ kendisine bir müslüman geldiğinde, onun fakir olduğunu görürse bana emir verirdi, gider borç alır o kimseye giyecek ve yiyecek alırdım. Bir gün bir müşrik karşıma çıktı ve:

«–Ey Bilâl! Ben zengin bir adamım, imkânım var. Bundan böyle başkalarından borç isteme, gel benden borç al!» dedi. Ben de öyle yaptım. Bir gün abdest almış ezan okumaya hazırlanıyordum ki, baktım o müşrik, bir grup tâcirle karşıdan geliyor. Beni görünce; «Ey Habeşî!» diye seslendi. «Ne var?» dedim. Adam bana surat ekşitti, sert sert baktı, bâzı ağır lâflar söyledi ve:

«–Ay başına ne kadar var?» diye sordu. Ben de «Yakın.» dedim. O:

«–Sâdece dört gece var. O gün gelince sendeki alacaklarımı tahsil edeceğim. Ben o paraları senin ve adamının hatırı için vermedim. Benim kölem olasın diye verdim. Eskiden olduğu gibi yine koyunlarımı otlatacaksın!» dedi.

Bu lâfları duyunca tabiî olarak çok üzüldüm. Gittim ezan okudum. Yatsı namazını kılınca Allâh Rasûlü âilesinin yanına döndü. Ben, Allâh Rasûlü ile görüşmek için izin istedim. İzin verdi. İçeri girdim ve:

«–Yâ Rasûlallâh! Anam, babam Sana kurban olsun. Kendisinden borç alageldiğim o müşrik var ya, o şöyle şöyle dedi. Ne Sen’in ne de benim ödeme imkânımız var. Beni rezil edecek. Bana izin ver de İslâm’a yeni giren şu kabîlelerden birine sığınayım. Allâh Teâlâ, Peygamberi’ne rızık vererek benim yerime borçlarımı ödeyinceye kadar onların yanında kalayım.» dedim.

Rasûlullâh’ın müsâadesi üzerine çıktım, evime geldim. Kılıcımı, süngümü, mızrağımı ve ayakkabılarımı başımın altına koydum. Yüzümü ufka doğru çevirerek uzandım. Huzursuzdum, ikide bir uyanıyordum. Gece iyice bastırınca ancak uyuyabildim. Sabah erkenden uyandım. Hareket etmek üzere hazırlanırken dışarıdan birinin:

«–Bilâl! Rasûlullâh seni çağırıyor!» diye seslendiğini duydum. Yürüdüm. Allâh’ın elçisinin kapısına vardığımda bir de baktım ki, sırtlarında yükleriyle dört deve! İzin isteyip içeri girdim. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Bilâl müjde! Allâh Teâlâ borcunu ödemen için bana mal gönderdi.» buyurdu. Ben Allâh’a hamd ettim. Rasûl-i Ekrem:

«–Kapının önündeki dört deveyi görmedin mi?» diye sordu. «Gördüm.» dedim.

«–Onlar, üzerlerindeki yüklerle birlikte senin. Fedek Beyi göndermiş. Al, götür borçlarını öde.» buyurdu. Allâh Rasûlü’nün dediklerini yaptım. Yükleri indirdim, develere yem verdim ve sabah ezanını okumaya gittim. Rasûlullâh namazı kıldırınca Bakî Kabristanı’na çıktım, parmaklarımı kulaklarıma koydum ve:

«–Kimin Rasûlullâh’tan alacağı varsa gelsin!» diye bağırdım. Eşyâları satmak, nakit paraya çevirmek, borç yerine saymak gibi yollarla Peygamber Efendimiz’in tüm borçlarını ödedim. Öyle ki, Allâh Rasûlü’nün yeryüzünde kimseye borcu kalmamıştı. Bir miktar da para arttı. Akşama doğru mescide gittim. Baktım ki Habîb-i Ekrem Efendimiz mescidde tek başına oturuyor. Selâm verdim. Bana:

«–Ne oldu, ne yaptın?» diye sordu.

«–Allâh Teâlâ, Peygamberi’nin bütün borçlarını ödedi, hiç borcu kalmadı.» dedim.

«–Peki bir şey arttı mı?» diye sordu.

«–Evet, iki dinar arttı.» dedim.

«–Haydi beni o iki dinardan da kurtar. Onları da infâk et, zîrâ o iki dinarı elden çıkararak beni rahata kavuşturmadıkça âilemin yanına gitmeyeceğim!» buyurdu.

Fakat o iki dinarı verebileceğim hiç kimse gelmediğinden, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- uzun müddet mescidde bekledi. Nihâyet akşama doğru iki süvâri geldi. Onları alıp pazara götürdüm. O iki dinarla kendilerine giyecek ve yiyecek aldım. Efendimiz yatsıyı kıldırınca beni çağırdı ve:

«–Yanındakiler ne oldu?» diye sordu.

«–Allâh Sen’i huzûra kavuşturdu.» dedim.

Bu cevâbım üzerine Rasûlullâh tekbir getirdi. O iki dinar uhdesindeyken ölme korkusundan kurtulduğu için Allâh’a hamd etti. Sonra kalktı. Ben de peşinden gittim. Bütün âile efrâdına tek tek uğrayıp selâm verdi. Müteâkıben, gece kalacağı odasına girdi.

Ey Abdullâh, işte sorunun cevâbı!” (Ebû Dâvûd, Harâc, 33-35/3055; İbn-i Hibbân, Sahîh, XIV, 262-264)

Peygamber Efendimiz, borç alarak infâk edecek kadar cömertti!.. Acabâ ümmeti olarak bizler, O’nun bu cömertliğine ne kadar yaklaşabiliyoruz?

Şâir, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, cömertlik ve îsârın zirvesinde olduğunu ne güzel ifâde eder:

 

“Eğer elinde avucunda canından başka bir şeyi olmasa, isteyene onu bile verir. Bu sebeple O’ndan isteyen kimse Allâh’tan korksun da insaflı davransın!”

Diğer bir şâir de şöyle der:

 

“Bir gün biri, Sen’i cömertlikte bulutlara benzetirse medhinde hatâ etmiş olur. Çünkü bulutlar verir ağlar, fakat Sen verir gülersin.”

İşte Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in cömertliği bu vasıfta idi. O, bütün varlığını Allâh yolunda seve seve fedâ ederdi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, O’nun zirve cömertliği hakkında şu teşbihte bulunur:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, öyle güzel bir cömertlik numûnesidir ki, O’nun varlığı hürmetine denizler inci verir, sert taştan yâkut çıkar ve dikenden gül açar. Eğer bir bahçede O’nun güzel ahlâkından bahsedilse, sevinçten ağzını açıp gülmeyen, yâni açılmayan bir tek gonca kalmaz.”160

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- vâlidemizin şu îsârı ne muhteşemdir:

Hazret-i Ömer, hançerlendiği ve kanlar içinde vefâtını beklediği bir sırada oğlu Abdullâh’ı çağırarak şöyle dedi:

“…Mü’minlerin annesi Âişe -radıyallâhu anhâ-’ya git ve; «Ömer sana selâm ediyor.» de. Sakın «Mü’minlerin Emîri» deme! Bugün artık ben mü’minlerin emîri değilim. Ona; «Ömer bin Hattâb iki arkadaşının yanına gömülmek için senden izin istiyor.» de!”

Abdullâh -radıyallâhu anh- şöyle devâm eder:

“İzin istedim, selâm verip girdim. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- ağlıyordu. Ona:

«–Ömer sana selâm ediyor. İki arkadaşının yanına gömülmek için izin istiyor.» dedim.

Hazret-i Âişe vâlidemiz:

«–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında kalan bir kişilik yeri kendim için ayırmıştım. Lâkin bugün Ömer’i kendime tercih ediyorum.» cevâbını verdi. (Allâh Rasûlü ve Hazret-i Ebû Bekir, Âişe vâlidemizin odasına defnedilmişlerdi. Hazret-i Âişe de odasında kalan bir kişilik yere kendisi defnedilmeyi, Efendimiz ve babası ile bir arada olmayı istiyordu.)

Geri dönünce Hazret-i Ömer’e:

“–İşte Abdullâh geldi!” denildi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- heyecan ve merakla:

“–Beni kaldırın!” dedi. Bir kişiye dayanarak kaktı ve bana:

“–Ne haber getirdin?” dedi.

“–Arzun yerine geldi, Hazret-i Âişe izin verdi.” deyince:

“–Elhamdülillâh! Nazarımda bundan daha ehemmiyetlibir şey yoktu. Rûhum kabzedilince beni oraya götürün. Oraya varınca, Hazret-i Âişe’ye tekrar selâm ver ve; «Ömer izin istiyor!» de. Eğer izin verirse beni içeri alın, vermezse beni müslümanların mezarlığına götürün!” dedi…

Rûhu kabzedilince, onu aldılar, yürüyerek Hazret-i Âişe’nin odasına kadar geldiler. Abdullâh selâm verip:

“–Ömer izin istiyor!” dedi. Muhtereme vâlidemiz:

“–Alın içeri!” dedi ve derhâl içeri alındı. İki muhterem arkadaşının yanına defnedildi. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî 8, Cenâiz 96, Cihâd 174, Tefsîr 59/5, Ahkâm 43)

Hazret-i Âişe vâlidemizin bu büyük îsârı ve Hazret-i Ömer’in edeb, incelik ve nezâketi, ifâdelere sığmayacak bir ulviyet arz etmektedir.

Zeyneb bint-i Cahş vâlidemiz, el işi yapan ve bu konuda çok mahâretli olan bir hanımdı. İş yapar ve kazancını Allâh yolunda sarf ederdi. Peygamber Efendimiz âile efrâdına:

“Sizin bana en çabuk ve erken kavuşacak olanınız, kolu en uzun olanınızdır.” buyurmuştu. Hazret-i Âişe der ki:

“–Biz Peygamber hasretiyle kollarımızı ölçer, hangimizin Allâh Rasûlü’ne daha önce kavuşacağını anlamaya çalışırdık. Hâlbuki Efendimiz’in kasdettiği mânâda kolu en uzun olan Zeyneb imiş. Çünkü o eliyle iş yapar ve tasadduk ederdi.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 101)

Hicretten sonra her bir Muhâcir âileyi, Medîneli bir âile yanına aldı. Böylece aralarında kardeşlik akdi gerçekleştirilen sahâbîler birlikte çalışacaklar, elde ettikleri kazancı paylaşacaklardı. Ensâr, fazla arâzîlerini Rasûlullâh Efendimiz’e bağışladı ve Peygamber Efendimiz de bunları Muhâcirler arasında taksîm etti. Ensâr, bu kadarla da kalmayarak şu cömert teklifte bulundu:

“–Yâ Rasûlallâh! Hurmalıklarımızı da Muhâcir kardeşlerimizle aramızda paylaştır!”

Peygamber Efendimiz bunu kabûl etmeyince Ensâr, Muhâcirlere:

“–Öyleyse ağaçların bakım ve sulama işini siz üzerinize alınız da mahsulde ortak olalım!” teklifinde bulundular. Peygamber Efendimiz’in de uygun görmesiyle her iki taraf:

“–İşittik ve itaat ettik!” diyerek bu teklîfi kabûl ettiler. (Buhârî, Hars, 5)

Fakirlerin çok olduğu günümüzde bu ulvî hasletlere ne kadar muhtâcız!..

Peygamber Efendimiz Medîne’ye geldiğinde Muhâcirler:

“–Yâ Rasûlallâh! Kendilerine hicret ettiğimiz şu kavim kadar cömert ve hayırsever kimseler görmedik. Malı çok olan bol bol veriyor, az olan da fedâkârlık yapıyor, yardımda bulunuyor. Bütün maîşet derdimizi giderdiler ve bizi mallarına ortak ettiler. Bütün ecir ve sevâbı alıp götürecekler diye korkuyoruz?!” dediler.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Hayır, onlar için Allâh’a duâ ettiğiniz ve yaptıklarından dolayı kendilerini senâ ettiğiniz müddetçe siz de (sevâba nâil olursunuz.)” (Tirmizî, Kıyâmet, 44/2487)

Câbir -radıyallâhu anh-, Ensâr’ın Muhâcir kardeşlerine olan cömertlik ve îsârlarını şöyle anlatır:

“Ensâr, hurmalarını devşirdiklerinde bunları ikiye ayırır, bir tarafa çok, diğer tarafa da az hurma koyarlardı. Daha sonra, az olan tarafa hurma dallarını koyarak o tarafı çok gösterir, Muhâcirler’e; «–Hangisini tercih ederseniz alın.» derlerdi. Onlar da çok görünen yığın Ensâr kardeşlerimizin olsun diye, az görünen yığını alırlar ve böylece hurmanın çoğu Muhâcirler’e gelirdi. Ensâr da bu yolla az olan kısmın kendilerine kalmasını sağlamış olurlardı…” (Heysemî, X, 40)

Bir gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Benî Nadîr’den alınan ganimetleri Muhâcirler’e taksim etmiş, Ensâr’dan da ihtiyâcı olan üç kişiden başkasına vermemişti. Daha sonra Ensâr’a hitâb ederek:

“–Dilerseniz daha önce Muhâcirler’e verdikleriniz onlarda kalsın, siz de bu ganimetten pay alın. Dilerseniz verdiklerinizi geri talep edin, bu ganimetin tamamını onlara bırakın.” buyurdu.

Bunun üzerine Ensâr -radıyallâhu anhüm ecmaîn- büyük bir diğergâmlıkla, mü’min kardeşlerini kendilerine tercih ederek şu muhteşem cevâbı verdiler:

“–Yâ Rasûlallâh! Muhâcir kardeşlerimize hem mallarımızdan ve evlerimizden hisse veririz, hem de ganimetin tamamını onlara bırakırız.”

Bunun üzerine, samîmî bir fedâkârlıkla yapılan infakların kulu kurtuluşa erdireceğini müjdeleyen şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Muhâcirlerden önce (Medîne’yi) yurt edinen ve îmâna sarılan Ensâr, kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde bir sıkıntı ve rahatsızlık duymazlar. İhtiyaç içinde kıvransalar dahî, mü’min kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar gerçekten felâha erenlerdir.” (el-Haşr, 9) (Râzî, XXIX, 250; Kurtubî, XVIII, 25)

Yukarıdaki âyet-i kerîme muktezâsınca her mü’minin gönlü, Ensâr gibi, verdikçe huzur bulmalı, eksilecek diye endişelenmemelidir.

Bir gün Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Bahreyn arâzisini ashâbına taksim etmek üzere, önce Ensâr’ı dâvet buyurmuştu. Ensâr kâbına erişilmez bir fedâkârlık ve ferâgat göstererek:

“–Yâ Rasûlallâh! Muhâcir kardeşlerimize bunun bir mislini fazlasıyla taksim buyurmadıkça bize bir şey vermeyiniz!” demişlerdi.

Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ey Ensâr! Mâdem ki (mü’min kardeşlerinizi nefsinize tercih ederek)

almak istemiyorsunuz; şu hâlde Kevser Havuzu’nda bana kavuşuncaya kadar (dünyânın ibtilâlarına) sabrediniz! Çünkü benden sonra, yakında size başkalarının tercih edileceği bir zaman gelecektir.” buyurdu. (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 8)

Peygamber Efendimiz’in zevcesi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, oruçlu oldukları bir gün bir yoksul gelip kendisinden yiyecek istedi. Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın evinde bir somundan başka bir şey yoktu. Hizmetçisine:

“–Ekmeği ona ver!” dedi.

Hizmetçi:

“–Akşam iftar edeceğiniz başka bir şey yok!” dedi.

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-:

“–Sen ekmeği ona ver.” dedi.

Hizmetçi, hâdisenin devâmını şöyle anlatıyor:

Hazret-i Âişe’nin emri üzerine ekmeği o fakire verdim. Akşam olunca birisi bize bir parça pişmiş koyun eti gönderdi. Hazret-i Âişe   -radıyallâhu anhâ- beni çağırdı ve:

“–Buyur ye, bu, senin ekmeğinden daha lezzetlidir!” dedi. (Muvatta, Sadaka, 5)

Âyet-i kerîmede; “…Sadakaları Allâh alır…” (et-Tevbe, 104) buyrulur. Cenâb-ı Hak kulun kalbî kıvâmına göre ihsanda bulunur.

Sahâbe-i kirâmdan birine, bir koyun başı hediye edilmişti. O da: «Kardeşim falan ve âilesi buna bizden daha fazla muhtaçtır.» düşüncesiyle hediyeyi o kardeşine gönderdi. O da bir başkasına… Derken hediye bu sûretle tam yedi ev dolaştı ve nihâyet yine dönüp ilk sahâbîye geldi. (Hâkim, II, 526)

Huzeyfe el-Adevî -radıyallâhu anh-’ın anlattığı şu hâdise de, ashâbın son nefeste dahî sergilemekten geri kalmadığı cömertlik ve îsârı aksettirmesi bakımından câlib-i dikkattir:

Yermük Muhârebesi’ndeydik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de bin bir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihâyet aradığımı buldum. Fakat ne çâre, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işâretleriyle dahî zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek:

“–Su istiyor musun?” dedim.

Belli ki istiyordu, çünkü dudakları harâretten âdeta kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecâli yoktu. Göz işâreti ile de muzdarip hâlini îmâ eder gibiydi.

Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından bir “Âh!” sesi duyuldu:

Amcamın oğlu, bu feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek kaş ve göz işâretiyle suyu hemen ona götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehîdlerin aralarından koşa koşa ona yetiştim. Baktım ki o, Hişâm bin Âs imiş. Ona:

“–Su ister misin?” diye sordum. O da göz işâretiyle “Evet!” dedi. Tam suyu içeceği esnâda bir başka yaralının “Âh, âh!” diye inlediği duyuldu. Hişâm, suyu ona götürmemi işâret etti.

Onun yanına vardığımda şehîd olmuştu. Derhâl Hişâm’ın yanına geri döndüm, kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; o da şehîd olmuş!

Bâri amcamın oğluna yetişeyim dedim. Koşa koşa ona gittim. Ne çâre ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslîm eylemişti… Elimdeki kırba, dolu olarak üç şehîdin ortasında kaldı.161

Huzeyfe -radıyallâhu anh- o andaki hâlet-i rûhiyesini şöyle anlatır:

“Hayâtımda birçok hâdiseyle karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırıp heyecanlandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirlerine karşı bu derecedeki diğergâm, fedâkâr ve şefkatli hâlleri, (yâni son nefeslerini de hayatlarındaki gibi fazîlet içerisinde vermeleri ve «Ancak müslüman olarak ölünüz.» âyet-i kerîmesinin162 şuuru ile hayâta vedâ edebilmeleri), gıpta ile seyredip hayran olduğum büyük bir îman celâdeti olarak hâfızamda derin izler bıraktı…”

Meşhur sûfî aleyhtârı Gulam Halil, bütün sûfîlere karşı hasmâne bir tutum sergilemekteydi. Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî’nin de aralarında bulunduğu bir grup sûfîyi tutuklatıp hilâfet merkezine sevk etti. Dönemin Abbâsî halîfesi tarafından çıkarılan bir fermanla îdamlarına karar verildi. Cellât, dervişlerden birinin boynunu vuracağı anda Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî Hazretleri, neşeli ve gönüllü olarak öne atıldı. Halk bu harekete taaccüp etti. Cellât:

“–Ey civanmert! Sen öne atılıyorsun ama, bu kılıç o kadar rağbet edilecek bir şey değildir. Henüz sana sıra gelmedi, neden acele ediyorsun?” dedi. Ebu’l-Hüseyin -kuddise sirruh-:

“–Benim yolum îsâr yoludur. En aziz ve değerli şey, hayattır. Şu birkaç nefes alacak vakti, kardeşlerimin biraz daha fazla yaşamaları için fedâ etmek istiyorum. Zîrâ dünyâdaki bir nefes alacak kadar vakit, bizim için âhiretteki bin yıldan daha sevimli ve daha değerlidir. Çünkü burası hizmet yeridir, orası ise kurbet ve Allâh’a yakın olma mahallidir. Kurbet de hizmetle elde edilir. Buna rağmen şu birkaç nefesimi de dostlarıma fedâ ediyorum.” dedi.163

Osman Gâzî’nin vefâtı üzerine, ahîler ve beyliğin ileri gelenleri tarafından desteklenen ve an’aneye göre tahta geçmesi gereken Alâaddin Bey, kardeşi Orhan Bey’i kendisine tercih etmiş ve şöyle demiştir:

“–Kardeşim! Atamızın duâsı ve himmeti seninledir. O hayatta iken ordunun komutasını sana vermişti. Dolayısıyla beylik sana âittir.”

Bu büyük îsâr ve fedâkârlığı gösteren Alâaddin Bey, kardeşinin en büyük destekçisi olmuş ve onun vezirliğini deruhte etmiştir.164

8 Ekim 2005 târihinde Pakistan büyük bir depremle sarsılmıştı. yetmiş binden fazla insan vefât etti. Geride kalanlar da açlık ve yoklukla baş başa kaldılar. Türkiye’den müslüman bir yavru, 24 Kasım’da şu mektup ile malının yarısını müslüman kardeşlerine infâk etti ve îsârın zirvesini gösteren bir misal sergiledi:

“Ben fakir bir evin oğluyum. Babam yok, annem hasta. İki milyon (iki lira) ekmek paramız vardı, bunun size bir milyonunu gönderiyorum. Çünkü ben bugün çöpten ekmek buldum. Akşam iftarı onunla yapacağız. Bu bir milyon ile, depremde zarar gören çocuklara ekmek alın. Bu para helâldir. Pul parası da vereceğim için paramın hepsini gönderemedim. Özür dilerim.”165

Ne muazzam bir cömertlik, îsâr ve fazîlet misâli… Asr-ı Saâdet’ten esen bir bâd-ı sabâ…

Hâsılı Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, varlıkta da yoklukta da cömertliğin zirvesinde idi. O, ashâbını zengin-fakir ayırt etmeksizin cömertlik ve infâka teşvîk ederdi. Bir hadîs-i şerîflerinde cömertliğin malı eksiltmeyeceğini bildirerek şöyle buyurmuşlardı:

“Üzerine güneş doğan her gün, iki melek şöyle seslenir: «Ey insanlar, Rabbinizin rahmetine geliniz. Az ama yeterli olan rızık, çok olup da azdıran maldan hayırlıdır.» Bu çağrıyı, insanlarla cinler dışında bütün mahlûkat duyar.

Güneşin battığı her gün, iki melek yerlerini alıp insanlarla cinler dışında yeryüzü sakinlerine işittirecek şekilde: «Allâh’ım, infâk edene halef, etmeyene telef ver!» diye niyâz ederler.” (Ahmed, V, 197)

O hâlde asıl mârifet, gönlü cömertlik ve îsar hisleriyle doldurarak bir deryâ hâline getirip Hakk’ın lutfettiği nîmetleri ve dünyâ ticâretini âhiret zenginliğine dönüştürebilmektir. Bu bakımdan malın hayırlısı, sâhibinden önce âhirete gönderilen; canın hayırlısı da Allâh rızâsı istikâmetinde kullanılabilendir.