14. Dünyâya Karşı Zâhid Olmak
Zühd, her türlü dünyevî ve nefsânî zevke karşı müstağnî kalarak, yâni değer vermeyerek iç âlemini ibâdet ve muâmelât güzelliği ile tezyîn edebilmek ve bunun netîcesinde de Allâh -celle celâlühû-’dan başka her şeyin kalbde ehemmiyetini kaybetmesidir.
Zâhid, şüpheli şeyleri bile terk ederek günahtan kaçan, Allâh muhabbeti ve korkusuyla, dünyâ nîmetlerini gâyeli kullanan kimsedir.
İslâm büyükleri, Hak yolunda kalben sergiledikleri üstün bir kulluk ve dünyâya karşı alâkalarını aksettiren güzel bir zühd ve istiğnâ hâliyle yaşamışlardır. Zîrâ onların âleminde, Allâh sevgi ve korkusu ile O’ndan başka her şey kalbde değerini yitirmiş, gönülde bir kıymet ifâde etmez hâle gelmiştir. Bu hâliyle zühd, âhireti unutturan dünyâ sevgi ve hırsına karşı sağlam bir kalkan gibidir.
Aldatıcı dünyâ, câzibe ve sihriyle pek çok insanı kendisine râm etmektedir. Hâlbuki dünyâyı kalbin dışında tutarak ondan istifâde etmeli ve âhirete sermâye hâline getirmelidir. Cenâb-ı Hak, hevâ ve hevese tâbî olunarak yaşanan dünyâ hayâtını şöyle tasvîr etmektedir:
“İyi bilin ki dünyâ hayâtı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sâhibi olma isteğinden ibârettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ekin, çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allâh’ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünyâ hayâtı, aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (el-Hadîd, 20)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdular ki:
“Âhirete göre dünyâ, sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının (denizden) ne kadarcık su ile döndüğüne bir baksın.” (Müslim, Cennet, 55)
“Kimin arzusu âhiret olursa, Allâh onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünyâ boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünyâ olursa, Allâh iki gözünün arasına fakirliğini koyar, işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyâdan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.”
(Tirmizî, Kıyâmet, 30/2465)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetinin dünyâya karşı zâhid olabilmesi ve Allâh’ın verdiği nîmetlere şükredebilmesi için şu tavsiyede bulunur:
“Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız. Bu, Allâh’ın üzerinizdeki nîmetini hor görmemeniz için daha uygun bir davranıştır.” (Müslim, Zühd, 9)
Hayat ve hâdiseler karşısında bu nebevî üslûbu benimseyenlerin şiârı olan “zühd” ve “takvâ” bâzen yanlış anlaşılmaktadır. Bunların, dünyâ nîmetleri ve zenginlikten tamamen el-etek çekmek olduğu zannedilmektedir. Hâlbuki ancak varlıkla îfâ edilebilen mâlî ibâdetler de Hak katında çok kıymetlidir. Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok yerde infak kelimesi geçmektedir. İslâm’ın beş temel esâsından ikisi olan hac ve zekâtın îfâsı, dînen zenginliğin asgarî ölçüsü sayılan nisâb miktarı dünyâlığa sâhip olmakla mümkündür. Ayrıca “veren el”in, “alan el”den üstün olduğu yönündeki nebevî ifâde169 de bu ibâdetlerin nisâbına sâhip olmayı teşvîk eden diğer bir keyfiyettir. O hâlde zühd, dînin teşvîk ettiği bir husûsa aykırı olamaz.
Günah ve gaflete düşme korkusuyla dünyâ nîmetlerine müstağnî davranmanın, zühd ve takvâ îcâbı olduğu bir gerçektir. Lâkin, bu istiğnâ kalbîdir; fiilî ve zâhirî değildir. Yâni zühd ve istiğnâ, dünyâ nîmetleri ile meşgul olmakla birlikte onları kalbe sokmamaktır. Bu itibarla zühd, fakirlik değil; zengin-fakir her mü’mine gereken kalbî bir tavırdır. İlâhî takdîr netîcesinde zâhiren fakr u zarûret içinde yaşayan bir kimse, kalben dünyevî arzular peşinde sürüklenmekteyse, o, zühd ve istiğnâ ehli sayılamaz. Zîrâ zühd ve istiğnâ, kaderin sevkiyle mecbûren aza kanaat değil; irâdî olarak kalbi dünyâya esir olmaktan muhâfaza etmektir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zühdü ne güzel târif etmişlerdir:
“Dünyâda zâhidlik, ne helâli harâm etmek ne de malı mülkü terk etmekledir. Dünyâda zâhidlik, ancak Allâh’ın mülkünde olana kendi elindekinden daha fazla îtimâd etmen; başına bir musîbet geldiği ve yakanı bırakmadığı müddetçe, onun ecir ve mükâfâtından son derece ümitvâr olmandır.” (Tirmizî, Zühd, 29/2340)
