Fazîlet Tabloları
Iyâs bin Sa’lebe -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:
Bir gün, ashâb-ı kirâm, Peygamber Efendimiz’in yanında dünyâdan bahsettiler. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Siz işitmiyor musunuz, siz işitmiyor musunuz? Sâde yaşamak îmandandır; sâde yaşamak îmandandır.” (Ebû Dâvûd, Tereccül, 1/4161; İbn-i Mâce, Zühd, 4)
Yâni zâhidâne, mütevâzı ve müstağnî olarak yaşamak…
Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın anlattığına göre Ensâr’dan kendisini ziyârete gelen bir kadın, Rasûlullâh’ın yatağının, katlanmış bir şilteden ibâret olduğunu görünce, koşarak evine gidip içi yün dolu bir yatak getirmişti. Yatağının değiştiğini gören Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bundan hoşlanmadığını belirterek Hazret-i Âişe’ye:
“–Yâ Âişe! O yatağı geri ver. Allâh’a yemin ederim ki, şâyet isteseydim Allâh altın ve gümüşten dağları benimle yürütür, emrime verirdi.” buyurdu. (Ahmed, Kitâbü’z-Zühd, s. 30)
Abdullâh bin Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle der:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hasır üzerinde yatıp uyumuştu. Efendimiz uyandığında, o hasır, vücûdunun yan tarafında izler bırakmıştı. Biz:
“–Yâ Rasûlallâh! Sizin için bir döşek edinsek?!” dedik. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Benim dünyâ ile ne alâkam var ki? Ben bu dünyâda, bir ağacın altında gölgelenen, sonra da orayı terk edip giden binitli bir yolcu gibiyim.” buyurdular. (Tirmizî, Zühd, 44/2377)
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, önlerinde kızartılmış koyun bulunan bir topluluğa rastlamıştı. Topluluk kendisini dâvet etti; fakat o yemek istemedi ve:
“–Allâh Rasûlü, arpa ekmeğine bile doymadan dünyâdan göçüp gitti!” dedi. (Buhârî, Et’ıme, 23)
Sehl bin Sa’d -radıyallâhu anh- bir gün:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peygamber olarak gönderildiği andan, vefât ettiği zamana kadar elekten elenmiş has un görmedi.” dedi. Ona:
“–Allâh Rasûlü zamanında siz elek kullanır mıydınız?” diye soruldu. Sehl:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, peygamber olarak gönderildiği andan vefât ettiği âna kadar elek de görmedi.” dedi. Sehl bin Sa’d’a:
“–Elenmemiş arpa ununu nasıl yiyordunuz?” denildi. O:
“–Biz arpayı öğütür ve savururduk. Kepeğin uçanı uçardı; kalanını da ıslatıp hamur yapardık.” dedi. (Buhârî, Et’ıme, 23)
Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Peygamber Efendimiz’e Bahreyn’den mal getirildi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
«–Onu mescide getirip yığın!» buyurdu. Bu mal, (o zamana kadar) Allâh Rasûlü’ne getirilenlerin en çok olanı idi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- namaza gitti ve o mala hiç nazar etmedi. Namaz bitince gelip malın yanında durdu. Her gördüğüne ondan veriyordu… Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tek dirhem bile kalmayıncaya kadar, hepsini dağıtmadan oradan ayrılmadı.” (Buhârî, Salât 42, Cizye 4, Cihâd 172)
Âlemlerin Efendisi, dünyâ zînetlerine meyleden eşlerini bizzat Kur’ân-ı Kerîm’in beyanlarıyla uyararak, ya dünyâ hayâtının süsünü ya da Allâh’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu tercih etmelerini istemiş ve onlardan bir ay uzak kalmıştı. “Îlâ” diye anılan bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu:
“Ey Nebî! Hanımlarına de ki: «Eğer dünyâ hayâtını ve zevkini istiyorsanız, gelin boşanma bedelinizi verip, sizi güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allâh’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz ki sizden güzel davrananlara, Allâh pek büyük bir mükâfât hazırlamıştır.»” (el-Ahzâb, 28-29)
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe’den başlayarak:
“–Ben sana bir husus arz edeceğim. Cevap vermede acele etme! Ebeveyninle de istişâre ettikten sonra cevap verirsin.” dedi. Âişe vâlidemiz:
“–O husus nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sorunca, Efendimiz inen âyeti tilâvet buyurdu. Bunun üzerine Âişe vâlidemiz hemen:
“–Yâni Siz’i tercih meselesinde mi âilemle istişâre edeceğim? Aslâ! Ben Allâh’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu tercih ediyorum.” karşılığını verdi. Diğer vâlidelerimiz de aynı şekilde davrandılar. (Müslim, Talâk, 29)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in âzatlısı Sevbân -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Allâh Rasûlü yolculuğa çıkacağında âilesinden en son, kızı Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’ya vedâ ederdi. Döndüğünde ise yanına ilk uğradığı kimse yine Fâtıma olurdu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yine bir yolculuktan dönmüştü. Fâtıma da kapısının üzerine bir perde asmış, ayrıca çocukları Hasan’la Hüseyin’e gümüşten iki bilezik takmıştı. Peygamber Efendimiz Fâtıma’nın evine gelmiş, ancak eve girmemişti. Fâtıma, Rasûlullâh’ın eve girmeyişine, gördüğü şeylerin sebep olduğunu anladı. Derhâl (süslü) perdeyi kaldırdı, çocukların kolundaki gümüş bilezikleri çıkardı. Bunlardan birini iki çocuğuna paylaştırdı. Hasan’la Hüseyin ağlayarak Rasûlullâh’ın yanına gittiler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu bilezikleri aldı ve:
“–Ey Sevbân! Bunları falan âileye götür.
Hasan ve Hüseyin,
benim Ehl-i Beyt’imdendir.
Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşedeceği güzellikleri dünyâ hayâtında yiyip tüketmelerini istemiyorum. Ey Sevbân! Fâtıma’ya kemikten yapılmış bir gerdanlık ile (çocuklar için) yine kemikten yapılmış iki bilezik satın al!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 21/4213)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ehl-i Beyt’ini ümmetine numûne olmaları için en mütevâzı, en sâde bir durumda ve dünyâdan müstağnî bir hâlde yaşatıyordu.
Ebû Zer -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’le birlikte Medîne’nin Harra mevkiinde yürüyordum. Derken Uhud Dağı’nı gördük. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Ey Ebû Zer!” dedi. Ben:
“–Buyur yâ Rasûlallâh! Emrine âmâdeyim.” dedim. Efendimiz:
“–Yanımda şu Uhud Dağı kadar altın olsa, bu beni sevindirmez. Bir borcu ödemek için ayırdığımdan başka da yanımda bir dinar bulunarak üç gün geçmesini istemem. -Allâh Rasûlü, önüne, sağına, soluna ve arkasına elleriyle verme işâreti yaparak- yanımda bulunanı Allâh’ın kullarına şöyle şöyle dağıtmak isterim.” buyurdu. Sonra yoluna devâm etti ve:
“–Dünyâda varlığı çok olanlar, âhirette sevapları az olanlardır. Yalnız sağına, soluna ve ardına şöyle, şöyle ve şöyle verenler müstesnâdır. Fakat onlar da ne kadar azdır.” buyurdu. (Buhârî, İstikrâz 3, Rikâk 14; Müslim, Zekât 32)
Bir gün, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir adam gelerek:
“–Yâ Rasûlallâh! Bana öyle bir amel söyle ki, onu yaptığım zaman beni Allâh da sevsin, insanlar da.” dedi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona:
“–Dünyâya karşı zâhid ol, ona rağbet gösterme ki, Allâh seni sevsin. İnsanların ellerinde bulunan şeylere karşı zâhid ol, onları isteme ki, insanlar da seni sevsin.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Zühd, 1)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün pazar yerine uğradı. Etrafında ashâbı da vardı. Allâh Rasûlü, küçük kulaklı bir oğlak ölüsüne rastladı. Onun kulağından tutarak:
“–Hanginiz bunu bir dirheme satın almak ister?” buyurdu. Ashâb:
“–Daha az paraya da olsa almayız, onu ne yapalım ki?” dediler. Sonra Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Size bedâva verilse ister misiniz?” diye sordu. Onlar:
“–Allâh’a yemin ederiz ki, o diri bile olsa, kulaksız olduğu için kusurludur. Ölüsünü ne yapalım?” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Âlemlerin Efendisi:
“–Allâh’a yemin ederim ki, Cenâb-ı Hakk’a göre dünyâ, önünüzdeki şu ölü oğlaktan daha değersizdir.” buyurdu. (Müslim, Zühd, 2)
Amr bin Avf -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı cizye tahsîli için Bahreyn’e gönderdi. Ebû Ubeyde -radıyallâhu anh-, cizye mallarıyla Bahreyn’den geldi. Ensâr, Ebû Ubeyde’nin geldiğini duyup, sabah namazını Allâh Rasûlü ile kılmak üzere toplandılar. Efendimiz namazı kılıp gitmeye kalkınca, Ensâr, Allâh Rasûlü’nün yanına yaklaştılar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onları bu vaziyette görünce gülümsedi ve:
“–Ebû Ubeyde’nin Bahreyn’den mal getirdiğini duydunuz herhâlde?” dedi. Ensâr:
“–Evet, yâ Rasûlallâh!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
“–Sevininiz ve sizi sevindirecek şeyler ümîd ediniz. Allâh’a yemin ederim ki, sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyânın sizin de önünüze serilmesinden, onların dünyâ için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyânın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum.” buyurdu. (Buhârî, Rikâk, 7; Müslim, Zühd, 6)
Dünyâya meylederek âhireti geri plâna atmanın ne büyük bir tehlike olduğunu gösteren şu misâl, ne kadar ibretlidir:
Emevîler devrinde, Hâlid bin Velid’in oğlu Abdurrahmân’ın komutasındaki İslâm ordusu, Allâh Rasûlü’nün İstanbul’un fethiyle ilgili müjde ve iltifâtına nâil olmak ümîdiyle yola çıkmıştı. Ordunun içinde Ebû Eyyûb el-Ensârî -radıyallâhu anh- da bulunmaktaydı. Rumlar, arkalarını şehrin surlarına vermiş savaşırlarken, Ensâr’dan bir zât, atını Bizanslıların ortasına kadar sürdü. Bunu gören mü’minler; “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız!” âyet-i kerîmesinden hareketle ve hayretler içinde:
“–Lâ ilâhe illâllâh! Şuna bakın! Kendini göz göre göre tehlikeye atıyor!” demişlerdi. Bunun üzerine Ebû Eyyûb el-Ensârî şöyle dedi:
“–Ey mü’minler! (Yanlış anlaşılmasın!) Bu âyet, biz Ensâr hakkında nâzil oldu. Allâh, Peygamberi’ne yardım edip dînini gâlip kıldığında biz, «Artık mallarımızın başında durup onların ıslâhı ile meşgul olalım.» demiştik. Bunun üzerine Allâh Teâlâ, Rasûlü’ne:
«Allâh yolunda infâk ediniz de, kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız. Bir de ihsanda bulununuz, zîrâ Allâh (iyilikte bulunan ve ihsân şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.» (el-Bakara, 195) âyetini vahyetti. Bu âyet-i kerîmedeki «kendi eliyle kendini tehlikeye atmak»tan maksat, bağ ve bahçe gibi dünyâ malıyla uğraşmaya dalıp, Hak yolunda gayreti terk ve ihmâl etmemizdir.”
Bu ilâhî îkâza bütün samîmiyetiyle kulak verip ittibâ eden Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, dünyânın süsüne ve rahatına hiçbir zaman iltifat etmeyerek Allâh yolunda hizmetten geri kalmamış ve nihâyet katıldığı bu sefer esnâsında şehîd olarak, surların yakınına (bugün kendi adıyla anılan Eyüp semtine) defnedilmiştir. (Bkz. Ebû Dâvûd, Cihâd, 22/2512; Tirmizî, Tefsîr, 2/2972)
Allâh Rasûlü’nün hâne-i saâdetleri, son derece sâde idi. Annesi, Ümmü Seleme vâlidemizin câriyesi olduğu için, çocukluğunu Allâh Rasûlü’nün hâne-i saâdetlerine yakın bir çevrede geçiren Hasan-ı Basrî Hazretleri, çocukken Peygamber Efendimiz’in odalarının tavanına elini dokundurabildiğini ifâde etmektedir.170 Bu ifâdeden hareketle, odaların pek yüksek olmadığı söylenebilir. Efendimiz’in odalarının kapıları ise siyah kıldan yapılmış keçelerden ibâretti.171
Tâbiînin büyük imamlarından Saîd bin Müseyyeb, bu odaların Emevîler döneminde yıkılıp Mescid-i Nebevî’ye ilhâk edilmeleri sebebiyle duyduğu teessürünü şöyle ifâde etmiştir:
“Vallâhi bunların aynen bırakılmalarını ne kadar arzu ederdim! Böylece yeni yetişen nesil ve buraları ziyârete gelen insanlar, Allâh Rasûlü’nün hayatta ne ile iktifâ ettiğini görürler de, mal çoğaltmaya ve bununla övünmeye rağbet etmezlerdi.” (İbn-i Sa’d, I, 499-500)
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in daracık evlerde yaşaması, yokluktan değil, dünyâ hayâtına zerre kadar değer vermemesindendi. Sadece ganimet mallarından hissesine düşen hakkını dağıtmayıp elinde tutsa, süslü saraylar ve kâşâneler yaptırabilme imkânına fazlasıyla sâhipti. Ancak O, fakrı ve zâhidâne bir hayâtı, irâdî olarak tercih ediyor, kendi hissesine düşen ganimetleri infâk etmeden de huzur bulamıyordu. Zîrâ Cenâb-ı Hakk’ın “Rahmân” sıfatının kâmil tecellîsi O’nda tezâhür hâlindeydi.
Süleyman -aleyhisselâm-, mal-mülk ve saltanat sevgisini gönlünden çıkarıp attığı için kendisini fakir addederdi. Sabahleyin kalkınca, fakir ve garip kimselerin yanına gider, büyük bir tevâzû ile onlarla oturur:
“–Fakir, fakirlere yakışır.” derdi.
Rivâyete göre, vefâtı yaklaştığı sırada Hazret-i Nûh -aleyhisselâm-’a:
“–Ey uzun ömürlü Peygamber! Dünyâyı nasıl buldun?” diye soruldu.
Nûh -aleyhisselâm-:
“–Onu iki kapılı bir ev gibi buldum. Bir kapısından girdim, diğer kapısından çıktım.” cevâbını verdi. (İbn-i Esîr, el-Kâmil, I, 73)
Hazret-i Nûh -aleyhisselâm- kendisine kamıştan bir kulübe yapmıştı. O’na:
“–Keşke kendine bundan daha sağlam bir ev yapsaydın.” denilince:
“–Ölecek bir kimse için bu bile çok!” buyurdu. (Ebû Nuaym, Hilye, VIII, 145)
Câbir bin Abdullâh -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ebû Ubeyde -radıyallâhu anh-’ı başımıza kumandan tâyin ederek, Kureyş kervanının karşısına çıkmak üzere bizi gönderdi. Bize azık olarak bir dağarcık hurma verdi. Verecek başka bir şey bulamamıştı. Ebû Ubeyde, hurmayı bize tâne tâne veriyordu. Dinleyenlerden biri:
“–O hurmalarla nasıl geçinebiliyordunuz?” diye sordu. Câbir:
“–Onları, çocuğun meme emmesi gibi emer, sonra üzerine su içerdik, o gün geceye kadar bu bize yeterdi. Sopalarımızla ağaç yapraklarını silker, sonra onları su ile ıslatıp yerdik.” dedi… (Müslim, Sayd, 17)
Ashâb-ı kirâm, zarûret miktârı kadar bile dünyâlığa sâhip olmadığı hâlde bundan aslâ şikâyet etmez, Allâh yolunda gayret ve hizmetten geri kalmazdı.
Bir gün Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’a içmesi için bal şerbeti ikrâm edilmişti. Ancak o, şerbeti ağzına yaklaştırdığında ağlamaya başladı. Yanındakiler de gözyaşlarını tutamadılar. Ağlamasının sebebi sorulunca şu cevâbı verdi:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile birlikte bulunuyordum. O sırada; «Uzaklaş benden, uzaklaş benden!» diyerek, bir şeyi yanından kovmaya çalıştığını gördüm. Fakat ben bir şey göremiyordum. Ne olduğunu öğrenmek isteyince, Efendimiz
şunları söyledi:
«Dünyâ bütün varlığıyla bana gösterildi. Ona, benden uzaklaş dedim. O da uzaklaştı, ancak şöyle seslendi:
Allâh’a yemin olsun ki, benden kaçıp kurtulsan da, Sen’den sonra gelenler benden kaçamayacaklar!»”
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, sözlerine devamla:
“–İşte ben de, dünyâ sevgisine kapılmaktan korktum ve bu sebeple ağladım.” (Ebû Nuaym, Hilye, I, 30-31)
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, halîfeliği sırasında oldukça sâde bir hayat yaşamıştır. Hattâ vefâtı esnâsında, kendisine âit bir arâzi parçasının satılarak hilâfeti müddetince maaş olarak devlet hazinesinden aldığı miktarın geri ödenmesini vasiyet etmiştir. (İbn-i-Esîr, el-Kâmil, II, 428-429)
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, ölüm döşeğindeyken kızı Hazret-i Âişe’ye, sütünü içtikleri deveyi, içinde elbise boyadığı kabı ve giydiği kadife elbiseyi vefâtından sonra Hazret-i Ömer’e teslim etmesini vasiyet etti. Gerekçe olarak da bunlardan, müslümanların işlerini deruhte ederken istifâde ettiğini söyledi. Âişe vâlidemiz de babasının vefâtından sonra, bunları yeni halîfe Hazret-i Ömer’e teslim etti. Bu eşyâları teslim alan Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Ebû Bekir! Allâh’ın rahmeti senin üzerine olsun! Senden sonra gelenleri müşkil durumda bıraktın!” dedi. (Ahmed, ez-Zühd, s. 110-111; Süyûtî, Tarîhu’l-Hulefâ, Mısır 1969, s. 78-79)
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın halîfeliği zamanında Sûriye, Filistin, Mısır gibi beldeler fethedildi ve İran toprakları, baştanbaşa İslâm devletinin sınırlarına dâhil oldu. Bizans ve İran’ın zengin hazineleri İslâm dünyâsının merkezi olan Medîne-i Münevvere’ye akmaya başladı. Mü’minlerin refah seviyesi yükseldi. Fakat mü’minlerin halîfesi Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bu refah seviyesine karşı müstağnî kalmış bir gönül zirvesinde, devletin ihtişâmına, beytü’l-mâlin zenginliğine rağmen, yamalı elbisesiyle hutbe okuyordu. Bâzen borçlanıyor, sıkıntı içinde hayâtını idâme ettiriyordu. Çünkü o, hazineden ancak kifâyet miktarı bir tahsisât almayı tercih ediyor ve bununla da zor geçiniyordu.
Ashâbın ileri gelenleri, onun bu hâline daha fazla dayanamadılar. Halîfenin nafakasını artırmayı düşündüler. Fakat bunu teklif etmekten çekindikleri için Hazret-i Ömer’in kızı ve aynı zamanda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in zevcesi Hazret-i Hafsa -radıyallâhu anhâ-’ya başvurdular. İsimlerini vermeyerek, babasına bu teklifi arz etmesini istediler. Hafsa -radıyallâhu anhâ-, ashâbın bu teklifini babasına açtı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gün boyu açlık çekip de karnını doyuracak bir tek hurma bile bulamadığı günlere172 şâhid olmuş olan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, kızı Hafsa’ya:
“–Kızım! Rasûlullâh’ın yeme-içme ve giyimde hâli nasıldı?” diye sordu.
“–Kifâyet miktarı (ancak yetecek derecede) idi.” cevâbını alınca, Hazret-i Ömer sözüne şöyle devâm etti:
“–İki dost (Hazret-i Peygamber’le Ebû Bekir) ve ben, aynı yolda giden üç yolcuya benzeriz. Birincimiz (Hazret-i Peygamber) makâmına vardı. Diğeri (Ebû Bekir) aynı yoldan giderek birinciye kavuştu. Üçüncü olarak ben de arkadaşlarıma ulaşmak isterim. Eğer fazla yükle gidersem, onlara yetişemem! Yoksa sen, bu yolun üçüncüsü olmamı istemez misin?” dedi.173
Sâde ve mütevâzı yaşamayı, şatafattan uzak kalmayı seven Ebû Zer el-Gıfârî’ye beytü’l-mâlden dört bin dinar tahsis edildiği hâlde, o bunun pek azını kullanarak çoğunu fakirlere dağıtmıştır. (Ebû Nuaym, Hilye, I, 163)
İki dirhemi olanın, bir dirhemi bulunana göre daha ağır hesâba çekileceğini söyleyen bu sahâbî, kendisine Şam vâlisi tarafından gönderilen üç yüz dinarı:
“Vâli, bizden daha garip bir kimse bulamamış mı! Bizim başımızı sokacağımız bir yerimiz, istifâde edeceğimiz koyunlarımız ve bize hizmet eden bir de hizmetçimiz var. Bundan daha fazlasına sâhip olmaktan korkarım.” diyerek geri göndermiştir. (Ahmed, Zühd, s. 147)
Ashâb-ı kirâmdan sonra da öyle bir îman heyecânı cihânı kapladı ki, Târık bin Ziyâd’ın beş bin kişilik ordusu, doksan bin kişilik İspanya ordusunu perişan etti. Târık, kralın hazineleri üzerine ayağını koymuş, kendi kendine şöyle diyordu:
“Târık! Dün boynu tasmalı bir köle idin; gün geldi Allâh seni hürriyetine kavuşturdu. Sonra bir kumandan oldun! Bugün, Endülüs’ü fethettin ve kralın sarayında bulunuyorsun. Şunu iyi bil ve hiçbir zaman unutma ki, yarın da Allâh’ın huzûrunda olacaksın!”
Bu nasıl bir terbiyedir ki, bir kölenin şahsiyetini inşâ ediyor ve onu fazîletin zirvesine ulaştırıyor!.. Kalbini dünyâ malına zerre kadar meylettirmiyor ve dâimî bir nefs muhâsebesi iklîminde yaşatıyor…
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin yetiştirdiği büyük velîlerden Muhammed Pârisâ Hazretleri, hacca giderken yolu üzerinde uğradığı Bağdad şehrinde nur yüzlü genç bir sarrafa rastlar. Gencin birçok müşteriyle durmadan alışveriş hâlinde olup zamanını aşırı dünyevî meşgûliyetlerle geçirdiğini düşünerek üzülür. İçinden:
“Yazık! Tam da ibâdet edecek bir çağda kendisini dünyâ meşgalesine kaptırmış!” der. Bir an murâkabeye varınca da, altın alıp satan bu gencin kalbinin Allâh ile beraber olduğunu hayretle müşâhede eder.
Bu sefer:
“Mâşâallâh! El kârda, gönül yarda!..” buyurarak genci takdîr eder.
Zîrâ bu hâl, “halvet der encümen”, yâni halkın içinde iken bile Hak ile beraber olup, yalnız O’nunla kalabilmek ve kesrette vahdet hâlini yaşayabilmektir.
Muhammed Pârisâ Hazretleri Hicaz’a vardığında da Kâbe’nin örtüsüne sarılmış içli içli ağlayan ak sakallı bir ihtiyarla karşılaşır. Önce ihtiyarın yana yakıla Cenâb-ı Hakk’a yalvarmasına ve dış görünüşüne bakarak:
“Keşke ben de böyle ağlayarak Hakk’a ilticâ edebilsem.” der ve adamın hâline gıpta eder.
Sonra onun da kalbine nazar edince görür ki, bütün duâ ve ağlamaları, fânî bir dünyâlık talebi içindir. Bunun üzerine rakîk kalbi, mahzûn olur.
Kıssadan da anlaşılacağı gibi, dünyâya karşı zâhid olmak, yalnızca fakirlikte değil, her an yaşanması gereken kalbî bir tavırdır. Mühim olan; dünyevî meşgaleleri, âhireti ihmâl etmeksizin devâm ettirebilmektir.
Peygamber Efendimiz’e duyduğu muhabbet sebebiyle O’nun zühd hayâtını yaşantısına aksettiren Hak dostu Mevlânâ Hazretleri’nin şu hâli ne güzeldir:
“O, evine geldiğinde; «Bugün evde ne var?» diye sorup; «Bir şey yok!» cevâbını alırsa memnûn olur; «Hamd olsun, bugün evimiz Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın evine benzedi!» derdi. Mevlânâ Hazretleri kat’iyyen adak ve sadaka kabûl etmediği gibi, müridlerini de dâimâ bundan meneder, çalışmaya teşvîk ederdi.”174
Mâlik bin Dinar Hazretleri, bir gece rüyâsında ehlullâhtan bir zât olan Refî’i gördü. Başı açık, yalın ayak koşuyordu. Ona:
“–Nereye?” diye sordu.
Refî:
“–Şükür, zindandan kurtuldum.” dedi.
Mâlik Hazretleri, sabahleyin derhâl Refî’nin evine gitti. Gördü ki; Refî vefât etmiş.
Peygamber Efendimiz:
“Dünyâ mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir.” buyurmuştur. (Müslim, Zühd, 1)
Sultan II. Murad Han, saltanattan ferâgat ederek Manisa’ya çekilirken, bu işi sırf Allâh rızâsı niyetiyle yaptığını beyan sadedinde şu beyti terennüm ediyordu:
Varalım bir iki gün zikredelim Mevlâ’yı,
Bize ısmarladılar mı bu yalan dünyâyı…
Mal-mülk ve makam-mevkîye karşı zâhidâne bir tavır takınan, dünyâ nîmetlerini nefsin tatmîni için değil, Allâh’ın kullarına hizmet maksadıyla kabûl etme irfan ve fazîletini gösteren gönül erlerinden biri de Yavuz Sultan Selîm Han’dır. Ulu Hâkan, bir gün emri altındakilere şöyle seslenir:
“Murâdınız itaatsizlikte devâm etmekse, haber verin hemen şimdi kendimi hükûmetten hal’ edeyim. Ben bu saltanatı sırf İslâm’a hizmet için pederimin elinden aldım ve ıslâh-ı âlem uğruna birâder ve birâder-zâdelerimi fedâ eyledim. Bey’at teklif ettim, kabûl ettiniz. Ben uykularımı, rahat ve huzûrumu terk ederek dîn-i mübînin te’yîdine çalışıyorum. Eğer maksûdunuz İslâm’ı ihyâ etmek değilse, zâten benim de saltanata aslâ hevesim yoktur.”
Velhâsıl kul, her şeyin yaratıcısı olan Allâh’ın rızâsına yönelmeli ve O’nu talep etmelidir. Kalbdeki muhabbet Allâh’a râm olunca, kulda zühd hâli tecellî eder. Zühd hâli tecellî edince de, nefse âit olarak mal-mülk gözden düşer, ancak Allâh’a âit olarak, yâni infâk ile değer kazanır. Böylece, olması gereken hakîkî mecrâsına yerleşmiş olur. Çünkü gönül, artık Hakk’a olan muhabbeti, amel-i sâlih kevseri ile besler, sevdiğinin sevdiği ameller rûhuna haz vermeye başlar.
