İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, sofrasını kaldırdığı zaman şöyle derdi:

“Ey Rabbimiz! Sana tertemiz duygularla, eksilmeyip artan, huzûrundan geri çevrilmeyip kabûl edilen sayısız hamd ile hamd ederiz.” (Buhârî, Et`ime, 54; Ebû Dâvûd, Et`ime, 52; Tirmizî, Deavât, 55)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Allâh Teâlâ, yemek yedikten veya bir şey içtikten sonra kendisine hamd eden kulundan hoşnud olur.” (Müslim, Zikir, 89; Tirmizî, Et’ime, 18)

Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında iki kişi aksırmıştı. Efendimiz onlardan birine “yerhamükellâh” dedi, diğerine ise söylemedi. Kendisine “yerhamükellâh” demediği kişi:

“–Filân kişi aksırdı, ona yerhamükellâh dediniz; ben aksırdım, bana niye demediniz?!” diye sorunca Peygamber Efendimiz:

“–O kişi elhamdülillâh dedi, sen ise demedin.” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 127; Müslim, Zühd, 53)

Fahr-i Kâinât Efendimiz, Hazret-i Ömer’in üzerinde bir gömlek görmüştü. Ona:

“–Bu gömleğin yeni mi, yoksa yıkanmış mı?” diye sordu. Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yeni değil, yıkanmış gömlektir, yâ Rasûlallâh!” deyince Allâh Rasûlü:

“–Yeni giy, hamd eden olarak yaşa, şehîd olarak öl!” buyurdu. (Ahmed, II, 89)

Peygamber Efendimiz’in bu mûcizevî beyanları, zamanı gelince aynen gerçekleşmiş ve Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, şehîd olarak vefât etmiştir.

Kulun yaptığı en mühim iş, hiç şüphesiz Allâh’a hamd etmektir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hamdin fazîletini bildiren bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyururlar:

“Allâh’ın kullarından bir kul; «Yâ Rabbî! Vechinin (yüzünün) celâline, kudret ve hâkimiyetinin azametine lâyık şekilde Sana hamd olsun.» dedi. Bu hamd, kulun amelini yazmakla vazîfeli iki meleği âciz bıraktı. Onlar bu hamdin sevâbını nasıl yazacaklarını bilemediler. Semâya çıktılar ve:

«–Ey Rabbimiz! Sen’in kulun öyle bir söz söyledi ki, sevâbını nasıl yazacağımızı bilemiyoruz.» dediler. Allâh Teâlâ Hazretleri    -kulun söylediği sözü en iyi bilen olduğu hâlde-:

«–Benim kulum ne söyledi?» diye sordu. Melekler şöyle cevap verdi:

«–Ey Rabbimiz! O kul şu şekilde hamd etti:

 

Yâ Rabbî! Vechinin (yüzünün) celâline, kudret ve hâkimiyetinin azametine lâyık şekilde Sana hamd olsun.»

Bunun üzerine Allâh Teâlâ o iki meleğe buyurdu ki:

«–Kulum Bana kavuşup da Ben onu söylediği söze (hamde) karşılık mükâfatlandırıncaya kadar, siz o sözü kulumun söylediği gibi yazınız!» buyurdu.” (İbn-i Mâce, Edeb, 55)

Rabbimiz cümlemize, bu duâyı ihlâs ile îfâ edebilmeyi nasîb eylesin!..

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Yetim büyüdüm, yoksul olarak hicret ettim. Gazvân’ın kızı (Büsre)’ye karın tokluğuna, ayak pabucu karşılığında işçi oldum. (Yolculuk esnâsında) konakladıklarında onlara odun toplardım, hayvanlarına bindikleri zaman da hidâ yapar; güzel nağmelerle develerini hızlandırırdım. İslâm dînini güçlendiren ve Ebû Hüreyre’yi imam yapan Allâh’a hamd olsun.” (İbn-i Mâce, Rühûn, 5/2445)

Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:

“Bir gece Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana:

«–Ey Âişe! İzin verirsen, geceyi Rabbime ibâdet ederek geçireyim.» dedi. Ben de:

«–Vallâhi Sen’inle beraber olmayı çok severim, ancak Sen’i sevindiren şeyi daha çok severim.» dedim.

Sonra kalktı, güzelce abdest aldı ve namaza durdu. Ağlıyordu… O kadar ağladı ki, elbisesi, mübârek sakalları, hattâ secde ettiği yer sırılsıklam ıslandı. O, bu hâldeyken Hazret-i Bilâl namaza çağırmaya geldi. Ağladığını görünce:

«–Yâ Rasûlallâh! Allâh Teâlâ Siz’in geçmiş ve gelecek günahlarınızı bağışladığı hâlde niçin ağlıyorsunuz?» dedi.

Bunun üzerine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«–Allâh’a çok şükreden bir kul olmayayım mı? Vallâhi bu gece bana öyle âyetler indirildi ki, onu okuyup da üzerinde tefekkür etmeyenlere yazıklar olsun!» karşılığını verdi ve şu âyetleri okudu:

«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selîm sâhipleri için (Allâh’ın birliğini gösteren) kesin deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler ve; “–Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz; bizi cehennem azâbından koru!” (derler) (Âl-i İmrân, 190-191) (İbn-i Hibbân, II, 386)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinde bulunan nîmetlerin başkalarında olmadığını müşâhede ettiğinde, hemen Allâh’a şükrederdi. Nitekim bir defâsında kötürüm bir hastanın yanına uğrayıp onun hâlini gördüğünde, hemen hayvanından inerek şükür secdesine kapanmıştı. (Heysemî, II, 289)

Allâh Rasûlü’nü sevmenin alâmeti, O’nun hâliyle hâllenmektir. Bizler, şâhid olduğumuz nice ibret dolu manzaralar karşısında ne kadar şükür secdesine kapanabiliyoruz?!

Sa’d bin Ebî Vakkâs -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Bir gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraber Medîne’ye gitmek üzere Mekke’den yola çıkmıştık. Azvera denen yere yaklaştığımızda Rasûl-i Ekrem Efendimiz bineğinden indi. Sonra ellerini kaldırarak bir süre duâ etti, daha sonra secdeye kapandı, uzunca bir süre secdede kaldı. Bunu üç defa tekrarladı. Nihâyetinde şöyle buyurdu:

«Rabbimden dilekte bulundum ve ümmetim için şefâat niyâz ettim. O da ümmetimin üçte birini bana bağışladı. Ben de Rabbime şükretmek için secdeye kapandım. Sonra tekrar başımı kaldırıp Rabbimden ümmetimi bağışlamasını diledim; O da bana ümmetimin üçte birini daha bağışladı. Ben de bunun üzerine Rabbime şükür secdesine kapandım. Sonra tekrar başımı kaldırıp Rabbimden ümmetimi diledim; O da bana ümmetimin geri kalan üçte birini bağışladı. Ben de Rabbime şükretmek üzere tekrar secdeye kapandım.»” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 162/2775)

Burada Efendimiz’i son derece sevindirip şükür secdelerine sevk eden müjde; ümmetinden büyük günah işleyenlerin, bu günahları sebebiyle cezâ görseler bile, cehennemde ebediyyen kalmayacakları ve kendisinin şefaatiyle cennete kavuşacakları, küçük günah işleyenlerin ise belki de hiç cezâ görmeden affedilecekleriydi. Îmandan nasîbi olmayanlarınsa cennete girmesi mevzubahis değildir.

Abdurrahmân bin Avf -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in Allâh’ın ikram ve ihsanlarına karşı şükür husûsundaki hassâsiyetini gösteren bir hâdiseyi şöyle anlatıyor:

“Bir defâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mescidden çıkmıştı. Ben de hissettirmeden onu tâkip ettim. Bir hurma bahçesine girdi. Kıbleye karşı durarak secdeye vardı. Secdesini o kadar uzattı ki, vefât etti sandım. Hemen yanına vardım, eğilip yüzüne bakmaya başladım. Başını kaldırdı ve:

«–Ne oldu ey Abdurrahmân?» diye sordu.

«–Yâ Rasûlallâh! Secdeyi o kadar uzattınız ki, vefât ettiniz diye korktum ve hemen yanınıza geldim.» dedim. Peygamber Efendimiz:

«–Bahçeye girdiğimde Cebrâîl -aleyhisselâm- ile karşılaştım. Allâh Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu müjdeledi: “Kim Sana selâm verirse Ben de ona selâmet veririm. Kim Sana salevât getirirse, Ben de ona salât ederim.” (Bunun için Rabbime şükür secdesi yaptım)» buyurdu.” (Hâkim, I, 344-345/810)

Bize lutfedilen bütün nîmetlerin Allâh Teâlâ’dan olduğu muhakkaktır. Lâkin nîmetlerin bize ulaşmasına vesîle olana teşekkür etmek de, bir vefâ ve nezâket îcâbıdır. Hadîs-i şerîfte:

“Kendisine iyilik yapılan kimse, yapana; «Allâh sana hayırlar versin!» diyerek duâ ederse, şükür borcunu pek yüksek bir şekilde îfâ etmiş olur…” buyrulmaktadır. (Tirmizî, Birr, 87/2035)

Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle der:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana sık sık şöyle buyururdu:

“–Ey Âişe! Ezberindeki beyitlerden biraz okur musun?” Ben:

“–Hangi beyitleri istiyorsun yâ Rasûlallâh! Hâfızamda birçok şiir var?” derdim.

“–Şükür hakkındakilerden!” buyururdu. Ben de bir defasında:

“–Anam babam Sana fedâ olsun! Şâir şöyle demiştir.” dedim ve:

“Gördüğün zayıfın elinden tut ve onu kaldır. Onun zayıf olması seni aldatmasın. Gün gelir musîbetler sana ulaşır ve her tarafını kuşatır. İşte o zaman o yardım ettiğin fakir sana karşılığını verir veya bir şey yapamazsa, hiç değilse seni senâ eder. Çünkü yaptığın bir işten dolayı senâ eden kimse de seni mükâfatlandırmış olur. Kerîm olan bir kimseyi ayıplamak istersen, şunu bil ki, onun sağlam ipini zayıf kuvvetler eskitemez.” şiirini okudum.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü:

“–Ey Âişe! Cibrîl’in bana haber verdiğine göre, Allâh Teâlâ kıyâmet günü mahlûkâtı haşrettiğinde, bir başkasından iyilik gören kuluna şöyle buyurur:

«–Sana iyilik eden kuluma teşekkür ettin mi?»

O da:

«–Ey Rabbim! Bana dokunan iyiliğin Sen’den geldiğini bildiğim için sâdece Sana şükrettim.» der. Allâh Teâlâ ona:

«–Bu iyiliklerin sana ulaşmasına vâsıta kıldığım kuluma teşekkür etmedikçe Bana şükretmiş olmazsın!» buyurur.” (Ali el-Müttakî, III, 741-742)

Âlemlerin Efendisi diğer bir hadîslerinde, Allâh Teâlâ’ya şükretmekle, iyilik yapan insana teşekkür etmek arasındaki yakın alâkayı şöyle ifâde buyurmuştur:

“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allâh’a şükretmiş olmaz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 11/4811; Tirmizî, Birr, 31)

Peygamber Efendimiz, insana verilen en büyük nîmetler arasında şükreden bir kalbi zikretmiştir. Sevbân -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

…Altın ve gümüşü biriktirip de bunları Allâh yolunda sarf etmeyenlere, can yakıcı bir azâbı müjdele!” (et-Tevbe, 34) âyeti nâzil olduğu zaman biz, Allâh Rasûlü ile birlikte seferde bulunuyorduk. Ashâbdan bâzısı:

“–Altın ve gümüş hakkında inecek olan indi. (Artık bir daha onları biriktirmeyiz.) Keşke hangi malın daha hayırlı olduğunu bilsek de ondan biraz edinsek?” dedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu cevâbı verdi:

“–Sâhip olunan şeylerin en kıymetlisi, zikreden bir dil, şükreden bir kalb, kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir zevcedir. (Tirmizî, Tefsîr, 9/3094)

Dâvûd -aleyhisselâm-, Rabbine çok şükrederdi. O, bir keresinde şöyle demiştir:

“–Yâ Rabbi! Ben Sana nasıl şükredeyim. Zîrâ Sen’in şükrüne ancak Sen’in nîmetinle erişebiliyorum.”

O’na şöyle vahyedildi:

“–Sana olan nîmetlerimin hepsinin Ben’den olduğunu biliyor musun?”

Hazret-i Dâvûd:

“–Evet.” dedi.

Bunun üzerine Allâh Teâlâ:

“–Bu şekilde düşünmen, Ben’im Sen’den râzı olmama kâfîdir.” dedi.179

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir mü’mine rastlamıştı. O devamlı; “Allâh’ım, beni azlardan eyle!” diye duâ ediyordu. Ömer -radıyallâhu anh-, o zatın bu duâ ile neyi kasdettiğini anlayamamıştı.

“–Niçin böyle duâ ediyorsun?” diye sordu. O mü’min, şu cevâbı verdi:

“–Allâh Teâlâ; “…Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe, 13) buyuruyor. Ben de o mes’ûd azınlıktan olmayı talep ediyorum.” dedi.

Bu güzel düşünce karşısında hayran kalan Ömer -radıyallâhu anh-:

“–Yazık bana, herkes Ömer’den daha akıllı ve bilgili!” diye hayıflandı. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 81)

Cüneyd-i Bağdâdî yedi yaşında iken dayısı Seriyy-i Sakatî onu hacca götürür. Harem içinde gerçekleşen irfan sohbetlerinden birinde, şükür hakkında konuşulur. Oradaki âriflerin her biri kendi değerlendirmelerini yaptıktan sonra, Seriyy-i Sakatî, Cüneyd’e dönerek onun da konuşmasını ister. Cüneyd, bir müddet düşündükten sonra şu muhteşem cevâbı verir:

“–Şükür, Allâh Teâlâ’nın lutfettiği nîmetle O’na âsî olmamak ve o nîmeti mâsiyete sermâye etmemektir.” (Ferîdüddîn Attâr, s. 318)

Şükür hâli husûsunda İbrâhim bin Edhem ile Şakîk-i Belhî arasında geçen şu mülâkat, ne kadar hikmetlidir:

Şakîk-i Belhî, İbrâhim bin Edhem’e sorar:

“–Geçim husûsunda ne yaparsınız?”

İbrâhim bin Edhem şöyle cevap verir:

“–Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!..”

Şâkîk-ı Belhî:

“–Horasan’ın köpekleri de böyle yapar!” deyince bu defa İbrâhim bin Edhem sorar:

“–Ya siz ne yaparsınız?”

Şakîk-i Belhî şöyle cevap verir:

“–Bulursak şükredip infâk eder, bulamadığımızda ise yine şükredip sabrederiz.”

Allâh’ın bahşettiği nîmetlere hakkıyla şükredebilmek mümkün değildir. Ancak, elimizden geldiğince hamd ve şükredersek, Cenâb-ı Hak, azımızı çok kabûl ederek bizden râzı olur. Allâh dostlarından Bişr-i Hâfî, bu hususta güzel bir misal teşkîl eder:

Hazret, vefâtından sonra rüyâda görüldü. Kendisine:

“–Allâh senin hakkında ne hüküm verdi?” diye sorulunca, şu mukâbelede bulundu:

“–Allâh beni affetti ve cenneti bana lutfederek dedi ki:

«–Ey Bişr! Eğer Ben’im için ateş korları üzerinde secde etseydin bile kullarımın kalbinde senin için yerleştirmiş olduğum muhabbetin şükrünü edâ edemezdin!»” (Kuşeyrî, Risâle, Beyrut 1990, s. 406)

Barbaros Hayreddîn Paşa, Andrea Dorya’yı Preveze’de mağlûb eder. Andrea Dorya, perişan bir hâlde donanmasını bırakıp kaçmak sûretiyle canını zor kurtarır.

Barbaros, direkleri yatırılmış düşman kadırgalarını ve içinde on binlerce esiri önüne katarak Sarayburnu’ndan Haliç’e girmektedir. Denizin üstü, içleri esir dolu düşman kadırgalarıyla kaplıdır.

Kânûnî, vezirler ve paşalar bu muhteşem manzarayı, Sarayburnu’nda şu anda mevcûd olmayan bir sâhil sarayının önünden seyretmektedirler. Paşalardan biri heyecanla:

“–Sultanım, dünyâ böyle bir manzarayı acabâ kaç kere seyretti? Sizler ne kadar fahretseniz (övünseniz) azdır!” der.

Ulu Hâkan Kânûnî ise cevâben:

“–Paşa! Bize; fahretmek mi (gururlanıp övünmek mi), yoksa bu muzafferiyetleri bahşeden yüce Rabb’imize hamd ile şükretmek mi düşer?!.” der.

Ne muazzam bir İslâmî terbiye, ne muhteşem bir gönül âlemi…

Velhâsıl, her ânımızı hamd ve şükür duyguları içinde yaşamamız, mühim bir kulluk vazîfemizdir. Bu mühim vazîfeyi îfâ etmemiz, bizi aynı zamanda Allâh Teâlâ’ya yaklaştıracak, üzerimizdeki nîmetlerin ziyâdeleşmesine vesîle olacaktır. Mevlânâ Hazretleri ne güzel söyler:

“Nîmete şükretmek nîmetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nîmet tarafına gider mi? Şükretmek, nîmetin canıdır. Nîmet ise deri gibidir, kabuk gibidir. Çünkü seni dostun kapısına ancak şükür götürür. Nîmet insana uyanıklığın zıddına gaflet de verebilir. Şükretmek ise dâimâ uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür nîmeti ile gerçek nîmeti avla!”