İÇİNDEKİLER
ARAMA:

17. Şecaat

Şecaat; yiğitlik, bahadırlık, kahramanlık, kalb metâneti, şiddet ve tehlike esnâsında cesâret göstermek mânâlarına gelir. İnsandaki öfke ve hiddet kuvvetiyle bunların zıddı olan korkaklık arasındaki îtidâl hâlidir.

Şecaatin esâsı, Allâh Teâlâ’nın takdîrine rızâ ve teslîmiyettir. Bu sebeple kadere îman ve Allâh’a tevekkül eden bir müslümana, korkaklık ve zillet aslâ yakışmaz.

Sevbân -radıyallâhu anh-’ın naklettiğine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

“Size saldırmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.”

Orada bulunanlardan biri:

“–O gün sayıca az olacağımız için mi bu durum başımıza gelecek yâ Rasûlallâh!?” diye sordu. Efendimiz:

“–Hayır, bilâkis o gün siz çok olacaksınız. Lâkin sizler, bir selin getirip yığdığı çer-çöp misâli, hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allâh, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalblerinize zaafı koyacak!” buyurdular.

“–Zaaf da nedir ey Allâh’ın Rasûlü?” denildi.

“–Dünyâ sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 5/4297)

Demek ki kalblerden şecaat ve cesâret çıkıp yerini dünyâlıklara meyletme ve ölüm korkusu aldığında, mü’minler zillete dûçâr olacaklardır. Bu hâlleriyle de düşmanları karşısında hiçbir ağırlıkları kalmayacaktır.