İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e ve O’nun şahsında biz ümmetine şöyle buyurmuştur:

(Ey Habîbim!) Emrolunduğun gibi istikâmet üzere ol! Sen’inle beraber tevbe eden (mü’min)’ler de emrolundukları gibi istikâmet üzere olsunlar! Ve sakın (bu hususta) aşırılığa kaçmayın!..” (Hûd, 112)

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu âyet-i kerîmeye işâretle:

“Beni Hûd Sûresi ihtiyarlattı…” buyurmuştur. (Tirmizî, Tefsîr, 56/3297; Kurtubî, IX, 107)

Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhu anh- bu âyetle alâkalı olarak şöyle demiştir:

“Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir hitap vâkî olmamıştır.”181

Buradaki hitap her ne kadar Nebiyy-i Zîşân Efendimiz’e ise de, O’nu bu kadar meşakkate sokan, sâdece şahsıyla alâkalı istikâmet endîşesi değildi. Zîrâ O:

(Ey Habîbim! Sen) sırât-ı müstakîm üzeresin.” (Yâsîn, 4) te’yîd-i ilâhîsine mazhardı. O’nu ihtiyarlatacak kadar düşündüren husus, emrin mü’minlere de şâmil olması sebebiyle onlar hakkında duyduğu endişedir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde:

“İstikâmet üzere olun. (Bunun sevâbını) siz takdîr edip kavrayamazsınız. Şunu bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır…” buyurmuşlardır. (Muvatta, Tahâret, 6)

Süfyân bin Abdullâh -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Yâ Rasûlallâh! Bana İslâm’ı öyle bir anlat ki, onu bir daha başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim.” dedim. Efendimiz:

“–Allâh’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurdu. (Müslim, İmân, 62)

Hazret-i Enes -radıyallâhu anh-’ın naklettiğine göre, Rasûlullâh   -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; “Şüphesiz; «Rabbimiz Allâh’tır.» deyip sonra istikâmet üzere bulunanların üzerine melekler iner ve onlara; «Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunan cennetle sevinin!» derler.” (Fussilet, 30) âyetini okudu ve şöyle buyurdu:

“İnsanlar, bunu hep söylediler. Ancak, sonradan ekserisi küfre düştü, kim bu söz üzere ölürse, o kimse istikâmet üzere olanlardandır.” (Tirmizî, Tefsîr, 41/3250)

Büyüklerden biri, arkasına odun yüklenmiş, güçlükle yürüyen bir ihtiyara rastladı. Onun hâline bakarak:

“–Ey ihtiyar! Senin rızık verici olan Allâh’a îtimâdın kalmadı mı ki, şu yaşında hâlâ bu mihneti çekiyorsun? Yoksa sana bakacak kimse yok mu?” dedi.

İhtiyar oduncu, muhâtabının mânevî idrâk eksikliğini gidermek için gözlerini semâya kaldırıp ellerini açarak:

“–Yâ Rabbî! Şunları altına dönüştür!” der demez odunlar altın oluverdi.

Bu kerâmeti gören zât, bu defa şaşkınlıkla:

“–Böyle bir mertebeye ulaşmış bir kimse, niçin odun taşıyor?” diye sordu.

İhtiyar oduncu dedi ki:

“–Evlâdım, bunu nefsimin beni kul olarak bilmesi ve kulluk dâiresinin dışına çıkmaması için yapıyorum. Zîrâ Hak katında makbûliyet, kulluktaki istikâmet nisbetindedir…”

Bâyezîd-i Bistâmî -kuddise sirruh- şöyle der:

“Havada bağdaş kurup oturabilen birini görürseniz, o şahsın ilâhî emir ve nehiy hudutlarını koruduğunu, Sünnet’e tâbî olduğunu ve Hakk’ın hukûkuna riâyet ettiğini görmedikçe, bunun bir kerâmet olduğuna inanmayınız.”

Yine Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri şöyle anlatır:

Bir gün Dicle nehrinden karşı tarafa geçecektim. Yanına varınca Dicle’nin iki yakası, bana yol vermek için birleşti. Derhâl kendimi toparladım ve Dicle’ye şöyle dedim:

“And olsun ki, ben buna kanmam. Zîrâ sandalcılar bir adamı yarım akçeye karşıya geçiriyorlar. Ama sen, otuz senelik amelimi istiyorsun! O hâlde mahşer için hazırladığım amel-i sâlihlerimi aslâ burada yarım akçe karşılığında ziyân edemem. Bana Kerîm lâzım, kerâmet değil!”

Bir gün mürîdleri, Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nden kerâmet istemişlerdi. Hazret buyurdu ki:

“–Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen hâlâ ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük kerâmet mi olur?..”

Ardından tasavvufta mühim olan husûsun kerâmet değil, istikâmet olduğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular:

“–Bir kimse bir bahçeye girse ve oradaki ağaçların her bir yaprağının dile gelip; «Ey Allâh’ın velîsi merhabâ!» diye seslendiğini duysa, gerek zâhiren, gerek de bâtınen bu sese aslâ iltifat etmemelidir! Bilâkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir.”

Bunun üzerine bâzı mürîdleri:

“–Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de, sizden de zaman zaman kerâmet zâhir olmakta!..” dediler.

O büyük tevâzû âbidesi Hak dostu:

“–O müşâhede ettikleriniz, mürîdlerimin kerâmetleridir.” buyurdu.

Çünkü o, büyük bir mahfiyet hâli, yâni mânevî derecesini gizleme duygusu içerisindeydi. Bu yüzden de henüz hayatta iken söz ve kerâmetlerini yazmak isteyen mürîdi Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf’a müsâade etmemişti.

İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine kerâmeti değil dâimâ istikâmeti düstûr edinerek o yüce makamlara erişebilmişlerdir. Onlar, kerâmet sâyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sâhip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmekte değil, Hakk’ın rızâsına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikâmet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesîle ile ifâde etmişler ve bunu hâl ve davranışlarıyla da ortaya koymuşlardır.

Hak dostları, gösterişten berî bulundukları için çok mecbur kalmadıkça kerâmet izhâr etmezler. İnsanlara, örnek alınabilecek beşerî ahlâk mükemmellikleriyle görünürler.

Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin, talebelerinden birine kerâmetle ilgili yaptığı şu vasiyet çok câlib-i dikkattir:

“İlim, hâl ve irfân seviyenin yüksekliğine aldanma! Bel’am bin Bâûrâ’nın Levh-i Mahfûz’a bakıp onu okuyacak makâma geldikten sonra başına neler geldiğini hatırla!”

Onun ibretli hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:

“…Fakat o, dünyâya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A‘râf, 176)

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri:

“İstikâmet ve gayret, sayısız keşif ve kerâmetten efdaldir. Ayrıca bilinmelidir ki keşif ve kerâmet, dînin emirlerine riâyeti artırmaya vesîle olmuyorsa, belâ ve fitneden başka bir şey değildir.”

der.

Muhammed Es’ad Efendi -rahmetullâhi aleyh-’in, bilhassa önde gidenlere, istikâmetin ehemmiyetini beyan sadedindeki îkazları şöyledir:

“Âlim olsun, şeyh olsun, başında istikâmet sarığı bulunmayan herkes, sonunda zevâl bulup gider.”

“Eğer sırtın istikâmet yükü altında iki kat olmamışsa, arzu okun hiç Allâh’a yakınlık hedefine isâbet eder mi?” (Dîvân, İstanbul, 1991, s. 27)

İstikâmet husûsunda, kerâmet ehli Hak dostlarının bile yürekleri endişe içinde titrerken, biz günahkâr mü’minlerin bu hususta ne kadar hassâsiyet göstermemiz îcâb ettiğini bir teemmül edelim…

Velhâsıl, istikâmet her mü’min için zarûrîdir. Ancak ona sâhip olmak da muhâfaza etmek de çok zordur. Elde edilen bir netîcenin şerefi, ona ulaşmak için katlanılan meşakkatler nisbetinde olduğundan, istikâmet sâhipleri, ödedikleri büyük bedele mukâbil, yüksek bir şerefe ve sonsuz mükâfâtlara nâil olurlar.