Fazîlet Tabloları
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Ben, atam İbrâhîm’in duâsı, kardeşim Îsâ’nın müjdesi ve annem Âmine’nin rüyâsıyım.”182 buyurarak onlara karşı üstün vefâ duygusunu sergilemiştir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hudeybiye senesi umre için Mekke’ye giderken yolculuk esnâsında Ebvâ’ya uğramışlardı. Peygamber Efendimiz, Cenâb-ı Hak’tan izin isteyerek annesinin kabrini ziyâret etti. Ziyâret esnâsında annesinin kabrini mübârek elleriyle düzeltti ve teessüründen ağladı. O’nun ağladığını gören müslümanlar da ağladılar. Daha sonra niçin böyle yaptığını soranlara Sevgili Peygamberimiz; “Annemin bana olan şefkat ve merhametini hatırladım da onun için ağladım.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 116-117; Ayrıca bkz. Müslim, Cenâiz, 105, 108)
Allâh Rasûlü dünyâyı şereflendirdiğinde, Mesrûh adında bir oğlu bulunan Süveybe Hâtun, Peygamber Efendimiz’e de bir müddet süt annelik yapmıştı.183 Bir vefâ timsâli olan Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayâtının daha sonraki devrelerinde Süveybe Hâtun’a dâimâ ilgi ve alâka gösterirdi. Mekke’de iken gerek Allâh Rasûlü, gerekse Hatîce vâlidemiz, ona iyilik ve ikramda bulunurlardı. Varlık Nûru, Medîne’ye hicret edince Süveybe Hâtun’a dâimâ yiyecek ve giyecek göndermiş, ihtiyaçlarını karşılamıştır. Hicretin yedinci yılında Hayber Seferi’nden dönerken onun vefât etmiş olduğunu haber alan Allâh Rasûlü:
“–Oğlu Mesrûh ne yapıyor?” diye sordu.
“–O, annesinden önce vefât etti!” dediler.
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onun akrabâlarından sağ kalan kimse olup olmadığını sordu ve kimsenin kalmadığını öğrendi. (İbn-i Sa’d, I, 108, 109)
Hazret-i Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-, süt akrabâlarına karşı da ömür boyu vefâkâr davranmıştır. Sütannesi Halîme Hâtun’u her gördüğünde; “Anneciğim! Anneciğim!” der, kendisine candan muhabbet ve hürmet gösterir, ridâsını (üst elbisesini) yere serip üzerine oturtur, bir isteği varsa hemen yerine getirirdi. (İbn-i Sa’d, I, 113, 114)
Yine Peygamber Efendimiz bir gün otururken, sütannesinin kocası çıkagelmişti. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hürmeten elbisesinin bir kısmını yere serdi ve onu üzerine oturttu. Az sonra sütannesi geldi. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm- onun için de elbisenin diğer tarafını serdi, sütannesi de üzerine oturdu. Biraz sonra da sütkardeşi geldi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onun için ayağa kalktı ve onu da önüne oturttu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120/5145)
Halîme Hâtun, bir gün Peygamber Efendimiz’i görmek için Mekke’ye gelmişti. Efendimiz o vakit, Hazret-i Hatîce ile evli idi. Halîme Hâtun’u misâfir ettiler ve güzelce ağırladılar. Hazret-i Halîme, yurtlarında hüküm süren kuraklık ve kıtlıktan, hayvanlarının kırıldığından dert yandı. Fahr-i Kâinât Efendimiz, Hazret-i Hatîce’ye sütannesinin vaziyetini anlatınca, Hatîce vâlidemiz ona kırk koyun ile binmek ve yüklerini taşımak üzere bir de deve hediye etti. Böylece Hatîce vâlidemiz de Efendimiz’e olan vefâsını gösterdi. (İbn-i Sa’d, I, 114)
Mekke’nin fethi esnâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ebtah mevkiinde iken, Halîme Hâtun’un kız kardeşi O’nu ziyârete gelmişti. Bir dağarcık içinde keş peyniri ve yağ gibi şeyler hediye etmişti. Allâh Rasûlü ona hemen sütannesini sordu. Vefât etmiş olduğu söylenince Peygamber Efendimiz’in gözleri yaşla doldu. Geride kimleri kaldığını sordu. Daha sonra da bu hanıma elbise giydirilmesini, bir deve ve iki yüz dirhem gümüş para verilmesini emretti. Kadıncağız sevinçle yurduna dönerken:
“–Sen, küçükken de büyüdükten sonra da ne güzel bir akrabâsın!” diyordu. (Vâkıdî, II, 869; Belâzurî, I, 95)
Huneyn Gazâsı’nda zafer elde edilmiş, ele geçirilen ganimetlerin yanında çok sayıda da esir alınmıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, esirler arasında sütkardeşi Hazret-i Şeymâ’nın da bulunduğu haberi geldi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hemen onu yanına getirterek ridâsını çıkardı ve Hazret-i Şeymâ’nın altına serdi. Bâdiyede beraber büyüdükleri bu kıymetli süt kardeşe, büyük bir vefâ gösterip şefkatle muâmele ederek:
“–Hoşgeldin!” dedi. Eski günleri hatırladı ve gözleri yaşla doldu. Anne ve babasını sordu. Şeymâ, onların vefât etmiş olduklarını bildirdi. Allâh Rasûlü diğer akrabâları hakkında da bilgi aldı. Daha sonra da:
“–İstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur! İstersen, sana mallar verip kabîlenin yanına göndereyim? Senin için bunu da yaparım.” buyurdu. Şeymâ:
“–Sen bana mal ver ve beni kavmimin yanına gönder.” dedi ve ardından müslüman oldu. Allâh Râsûlü, Şeymâ Hâtun’a ve âile halkından sağ olanlara, deve ve davarlar verdi. Şeymâ Hâtun’a ayrıca bir erkek ve bir de kadın köle bağışladı. Şeymâ da onları birbirleriyle evlendirdi. (İbn-i Hişâm, IV, 101; Vâkıdî, III, 913)
Bir müddet sonra da Peygamber Efendimiz, içlerinde süt akrabâları bulunan esirlerden kendi hissesine ve Abdülmuttaliboğulları’na düşenleri serbest bıraktığını îlân etti. Ashâbına:
“–Sizden her kim, esirlerini bedelsiz, gönül rızâsı ile vererek kardeşlerini memnûn etmekten hoşlanırsa, böyle yapsın! Her kim de kendi payına düşeni bedelsiz olarak vermek istemezse, bunu Allâh’ın ihsân edeceği ilk ganimetten öderiz. Dileyen de böyle yapsın!..” ricâsında bulundu. Ashâb-ı kirâm da büyük bir fazîlet örneği sergileyerek:
“–Bizler de esirlerimizi Allâh’ın Peygamberi’ne hibe ettik!” dediler. (Buhârî, Meğâzî, 54; İbn-i Hişâm, IV, 134-135)
Böylece o gün Hevâzin’e, binlerce harp esîri, hiçbir karşılık alınmadan iâde edildi. Allâh Rasûlü’nün vefâ hissi sâyesinde binlerce insan ihyâ edildi, îmâna ve hürriyete kavuşturuldu.
Varlık Nûru -aleyhissalâtü vesselâm-, altı yaşlarında annesi ile birlikte Medîne’ye, babasının kabrini ziyârete gitmişti. Dönüşte, Ebvâ köyünde annesi de vefât etti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sûretle anneden de öksüz kalarak hizmetçileri Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ile birlikte Mekke’ye döndü.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayâtı boyunca dadısı Ümmü Eymen’i sık sık ziyâret eder ve kendisine; “Anne!” diye hitâb ederdi. Onun için; “Annemden sonra annem! Bu, benim ev halkımdan sağ kalan tek kişidir!” diyerek iltifat eder, hürmet ve muhabbet gösterirdi.184
Ebû Tâlib’in zevcesi Fâtıma Hâtun, son derece fazîletli ve iyi kalbli bir hanımdı. Fahr-i Kâinât Efendimiz, İslâm ile şereflenip Medîne’ye hicret eden bu mübârek hâtunu sık sık ziyâret eder, onun evinde kuşluk uykusu uyurdu. (İbn-i Sa’d, VIII, 222)
Fâtıma Hâtun vefât ettiğinde, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- mübârek gözlerinden inci tâneleri gibi gözyaşları dökmüş; “Bugün annem vefât etti!” buyurup gömleğini ona kefen yapmış, cenâze namazını kıldırıp, kabri içinde bir müddet uzanmıştır. Bu davranışının sebebini soranlara ise şöyle buyurmuştur:
“–Ebû Tâlib’den sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiç kimse yoktur! Âhirette cennet elbiselerinden giymesi için ona gömleğimi kefen yaptım. Kabre ısınması için de oraya bir müddet uzandım!”
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisinin bu kadar üzülmesine hayret edenlere:
“–O benim annemden sonra annemdi. Kendi çocukları aç durup suratlarını asarlarken, o önce benim karnımı doyurur, saçımı tarar ve gül yağı sürerdi. O benim annemdi!” buyurmuştur. Sonra da onun için şöyle duâ etmiştir:
“Allâh seni bağışlasın ve hayırla mükâfatlandırsın! Allâh sana rahmet etsin anneciğim! Sen, benim annemden sonra annem oldun! Kendin aç durur, beni doyururdun! Kendin giymez, bana giydirirdin! En lezzetli nîmetleri bana tattırır, kendi nefsini mahrûm ederdin! Bunu da ancak Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu umarak yapardın!..” (Hâkim, III, 116-117; Heysemî, IX, 256-257; Ya’kûbî, II, 14)
Âişe -radıyallâhu anhâ-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hatîce vâlidemize gösterdiği vefâkârlığı şöyle anlatır:
Peygamber Efendimiz’in hanımlarından hiçbirini, Hatîce’yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Üstelik onu hiç görmedim. Fakat Rasûl-i Ekrem, onu sık sık yâd ederdi. Bir koyun kesip etini parçaladığında, çoğu zaman Hatîce’nin dostlarına gönderirdi. Bâzen (dayanamayıp) Allâh Rasûlü’ne:
“–Sanki dünyâda Hatîce’den başka kadın kalmadı!” derdim.
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–O, şöyle şöyleydi…” diye husûsiyetlerini sayar ve; “Çocuklarım ondan oldu.” derdi. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 74-76)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uhud şehîdlerinin defnedilmesini emrettiği zaman, Amr bin Cemûh ile Abdullâh bin Amr bin Harâm -radıyallâhu anhümâ- hakkında:
“–Onlar, dünyâda bir safta omuz omuza idiler, çok samîmî arkadaştılar. Dünyâda birbirlerini çok seven bu iki şehîdi, aynı kabre yanyana koyunuz!” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 49; İbn-i Sa’d, III, 562)
Ne muazzam bir vefâ duygusu…
Mescid-i Nebevî’yi temizleyen bir zenci vardı. Efendimiz onu bir ara göremedi. Merak ederek nerede olduğunu sordu. Vefât ettiğini söylediler. Bunun üzerine vefâ âbidesi Efendimiz:
“–Bana haber vermeniz gerekmez miydi?” buyurdu. Daha sonra; “Bana kabrini gösterin!” diyerek kabrine gidip cenâze namazı kıldı ve ona duâ etti. (Buhârî, Cenâiz, 67)
Habeşistan hicretinin üzerinden yıllar geçmişti. Bir defâsında Habeşistan hükümdarının elçileri, Rasûl-i Ekrem’in huzûruna geldiler. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onlarla yakından ilgilendi, hattâ bizzat hizmet etti. Ashâbın, bu hizmeti kendilerinin yapabileceğini söylemeleri üzerine, Peygamber Efendimiz’in verdiği cevap çok mânidardır:
“–Bunlar Habeşistan’a hicret etmiş olan ashâbıma yer göstermiş, ikrâm etmişlerdir. Buna karşılık şimdi ben de onlara hizmet etmek isterim.” (Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, VI, 518, VII, 436)
Tebük dönüşü Receb ayı içinde iken, Habeş Necâşîsi vefât etmişti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Necâşî’nin vefâtını hemen o gün ashâbına haber verdi ve:
“–Uzak bir beldede ölen kardeşinizin cenâze namazını kılınız!” buyurdu.
Sahâbîler:
“–Yâ Rasûlallâh! Kimdir o?” diye sorduklarında, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Necâşî Ashama’dır! Bugün Allâh’ın sâlih kulu Ashama öldü! Kardeşiniz için Allâh’tan mağfiret dileyiniz!” buyurdu ve gıyâbî cenâze namazı kıldırdı. (Müslim, Cenâiz 62-68; Ahmed, III 319, IV 7)
Daha sonra, Necâşî’nin tam olarak Allâh Rasûlü’nün haber verdiği gün vefât ettiği öğrenildi.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, fetihten sonra Mekke’de on beş gün kaldı. Bu arada Ensâr’dan bâzıları endişelenmişler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir daha Medîne’ye dönüp dönmeyeceğini düşünmeye başlamışlardı. Çünkü Allâh Teâlâ, O’na doğup büyüdüğü mübârek ve mukaddes yerin fethini nasîb etmişti. Safâ Tepesi’nde duâ etmekte olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ensâr-ı Kirâm’ın bu tedirginliğini sezdi. Duâsı bittikten sonra onların yanına gelerek:
“–Konuştuğunuz nedir?” diye sordu.
Onlar da endişelerini dile getirince, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- büyük bir vefâ örneği sergileyerek şöyle buyurdu:
“–Ey Ensâr! Öyle bir şey yapmaktan Allâh’a sığınırım. Ben sizin memleketinize hicret ettim. Hayâtım hayâtınız; ölümüm de sizin yanınızdadır.”
Bu ifâdelerden sonra Ensâr’ın endişesi zâil oldu. (Müslim, Cihâd, 84, 86; Ahmed, II, 538)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, İslâm dâvâsı yolunda malı ve canı ile cihâd eden, bu uğurda şehîd olan ashâbını hiçbir zaman unutmamış ve onları gönlünden hiç çıkarmamıştır. Zaman zaman Cennetü’l-Bakî Kabristanı’na, zaman zaman da diğer şehîdliklere giderek onlar için duâ etmiştir. Ashâb-ı kirâm şöyle anlatır:
Peygamber Efendimiz minbere çıktı, kelime-i şehâdet getirdikten sonra ilk sözü, Uhud şehîdleri için Allâh’tan mağfiret dilemek oldu. (İbn-i Sa’d, II, 228)
Daha sonra Ensâr’a olan vefâsını göstererek şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! İnsanlar çoğalıyor ancak Ensâr azalıyor. Hattâ yemekteki tuz kadar azalacaklar. İçinizden her kim, bir kimseye zarar ya da fayda vermeye muktedir olabileceği bir işin başına gelirse, Ensâr’ın iyilerine iyilikle muâmele etsin, kötülük yapanlarını da affetsin.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11)
“Sizlere Ensâr’a iyi muâmele etmenizi tavsiye ederim. Onlar benim cemaatim, sırdaşlarım ve eminlerimdir. Üzerlerine düşen vazîfeleri hakkıyla yapmışlardır. Hizmetlerinin karşılığı ise henüz tam olarak ödenmemiştir. (Âhirette fazlasıyla ödenecektir.) Bu sebeple, onların iyilerini(n yaptığını) kabûl edin, kötülerinin yaptıklarından ise vazgeçiverin.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 11)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhâcirlerin yaptığı fedâkârlıkları da hiçbir zaman unutmamış, ashâbını mühim vazîfelere tâyin ederken, ilk günlerde İslâm’a destek verenleri dâimâ göz önünde bulundurmuştur. Lâkin onlar arasında Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın ayrı bir yeri vardır. Ona olan minnettarlığını Allâh Rasûlü şöyle ifâde eder:
“Bize iyiliği dokunan herkese, bunun karşılığını aynıyla veya daha fazlasıyla ödemişizdir. Ancak Ebû Bekir müstesnâ! Onun o kadar çok iyiliği olmuştur ki, karşılığını kıyâmet günü Allâh Teâlâ verecektir. Bana Ebû Bekir’in malı kadar kimsenin malı faydalı olmamıştır. Eğer kendime bir dost edinseydim, mutlakâ Ebû Bekir’i edinirdim. (Kendini kasdederek)
haberiniz olsun, arkadaşınız Allâh Teâlâ’nın dostudur.” (Tirmizî, Menâkıb, 15/3661)
Ebû Bekir -radıyallâhu anh- halîfe olunca, Peygamber Efendimiz’in kime bir vaadi varsa gelip alması için nidâ ettirmiş ve Bahreyn’den gelen mallardan onları ödemiştir. (Buhârî, Kefâle, 3)
Hazret-i Ali de Allâh Rasûlü’nün vefâtından sonra:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kime bir vaadi veya borcu varsa bana gelsin!” diyerek nidâ ettirdi. Sağ olduğu müddetçe, her yıl adam gönderip kurban kesimi günü Minâ’da böylece nidâ ettirmeye devâm etti. Bu tür bir taleple gelen herkese istediklerini verdi. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’tan sonra Hazret-i Hasan, ondan sonra da şehâdetine kadar Hazret-i Hüseyin böyle yaptı. (İbn-i Sa’d, II, 318)
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh-’ın vefâkârlığı ve hâtıralara bağlılığı meşhurdur. Allâh Rasûlü’nün vefâtından sonra, bir zamanlar geçtiği yollarda O’nu düşünerek yürümesi, altında dinlendiği ağaçların dibinde oturup O’nu hatırlaması, bu ağaçlar kurumasın diye, onların dağda, bayırda bulunmasına bakmadan sulaması, onun Allâh Rasûlü’ne olan büyük muhabbetiyle Efendimiz’in hâtıralarına olan eşsiz vefâsını ortaya koymaktadır.
Allâh’ın kendisine verdiği nîmetleri unutup basit bir nefsânî temâyülün esîri olarak vefâsızlık gösterenlerin hâlini, Ferîdüddîn Attâr Hazretleri ne güzel hikâye eder:
Pâdişâhın husûsî nazarlarına mazhar olmuş bir av köpeği vardı. Avcılıkta mâhir ve usta idi. Pâdişah, ona son derece değer verir ve her ava çıkışında onu mutlakâ yanına alırdı. Tasmasını mücevherlerle süslemiş, ayaklarına altın ve gümüşten yapılmış halkalar ve bilezikler taktırmıştı. Sırtı da sırmalı atlas bir çulla kaplıydı.
Bir gün pâdişah, yine onu yanına almış olduğu hâlde saray erkânı ile birlikte ava çıktı. Tasmanın ipek ipi elinde, at üzerinde vakur bir şekilde ilerleyen sultan, gâyet neş’eli idi. Fakat birden, bu neş’esini kaçıran bir şey gözüne ilişti. Çok sevdiği köpeği, pâdişâhını unutmuş bir vaziyette başka bir şeyle oyalanmaktaydı. Pâdişah, önce mahzûn olarak elindeki ipek ipi çektiyse de köpek direndi; önündeki kemik parçasını kemirmeye devâm etti. Bu hâl karşısında pâdişah, hayret ve hiddet hisleri arasında haykırdı:
“–Huzûrumda beni unutarak başka bir şeyle meşgul olmak! Nasıl olur bu?!” dedi.
Son derece üzüldü. Köpeğinin bu nankörlük, vefâsızlık ve duygusuzluğu ona çok dokunmuştu. Bir köpek de olsa, mâzur görüp affetmek içinden gelmedi. O kadar izzet, ihsan ve ikrâma karşı, köpeğinin bir anda, hem de bir kemik parçası yüzünden kendisini unutması, gönül yaralayıcı ve vefâyı zedeleyici bir tavır olarak aslâ affedilebilecek bir husus değildi. Gazapla:
“–Yol verin şu edepsize!” dedi.
Köpek, bu hiddetin mânâsını kavradı, ancak iş işten geçmiş, yapacak bir şey kalmamıştı. Öyle ki, etrafındakiler pâdişâha:
“–Sultanım, üzerinde mücevher, altın, gümüş ne varsa alalım da öyle bırakalım!” dediklerinde pâdişah:
“–Hayır! Bırakınız öyle gitsin!” dedi.
Ardından ilâve etti:
“–Bırakınız öyle gitsin! Öyle gitsin de, ıssız, kızgın ve bomboş çöllerde garip, aç ve susuz kalsın; onlara bakarak kaybettiği ikram ve lutufların acısını sürekli yaşasın!..”
Cenâb-ı Hakk’ın nihâyetsiz nîmetlerinin kadrini bilemeyip basit, fânî ve süflî menfaatlerin peşine takılarak helâk olup giden vefâsız kimselerin hâlini aksettiren bu kıssa, ne kadar ibretlidir.
Süleymâniye Câmii’nin kubbe hatlarını yazma vazîfesi, Hattat Karahisârî’ye verilmişti. Karahisârî, hatları, câminin ihtişâmına yakışır bir şekilde tamamlamak için fevkalâde bir gayretle çalışmaya koyuldu. Öyle ki, son çizginin son tashîhini bitirdiği an, gözlerinin feri de tükendi ve dünyâyı seyir penceresi kapandı.
Câmînin inşâsı tamamlanıp da ibâdete açılacağı zaman Kânûnî Sultan Süleyman Han:
“–Câmî-i şerîfi ibâdete açma şerefi, onu böylesine muazzam ve muhteşem bir şekilde binâ ve inşâ eyleyen mîmarbaşımız Sinan’a âittir.” dedi.
Sanatına önce tevâzûyu öğrenmekle başlamış olan Mîmar Sinan ise, zâhirdeki emsâlsizliğini, kalbî olgunlukta da göstererek, o an Hattat Karahisârî’nin fedâkârlığını düşündü ve Sultân’ın sözlerine edeple şu mukâbelede bulundu:
“–Hünkârım! Hattat Karahisârî bu câmî-i şerîfi hatlarıyla tezyîn ederken gözlerini fedâ etti; âmâ oldu. Bu şerefi ona bahşediniz!..”
Bunun üzerine Kânûnî, büyük bir kadirşinaslık göstererek, orada bulunanların gözyaşları arasında, câmî-i şerîfi Hattat Karahisârî’nin açmasını fermân eyledi.
Aslen bir hristiyan iken, Mevlânâ ve Mesnevî’si vesîlesiyle hidâyete eren rahmetli Farsça hocam Yaman Dede’ye:
“–Siz, niye Mevlânâ ve Mesnevî’den bu kadar çok bahsediyorsunuz?” diye sorulduğunda:
“–Oğlum, benim elimden Mevlânâ tuttu. O beni Hazret-i Peygamber’in kapısına götürerek hidâyetime vesîle oldu. Beni ateşten kurtaran birisini bu kadar anmam az bile!” derdi.
Ne güzel bir vefâ ve ne ince bir düşünce!..
Pederimiz ve üstâdımız Mûsâ Efendi -kuddise sirruh-, sevenleri arasında “Sâhibü’l-Vefâ” olarak mâruf olmuştu. Mûsâ Efendi Hazretleri’nin sayısız vefâ duygularından birkaçını şu şekilde nakledebiliriz:
O, cemiyette vefâsızca yalnızlığa terk edilmiş ve ıztıraplarıyla başbaşa bırakılmış garip ve yaşlı kimseler karşısında fevkalâde duygulanırdı:
“Bizim, bu garipleri aslında evimizde barındırmamız îcâb eder. Lâkin buna muktedir değiliz. O hâlde, bir huzur yurdu inşâ etmeliyiz.” diyerek birkaç yakınıyla beraber bu güzel düşünceyi hayâta geçirmişlerdi. Zaman zaman da garipleri ziyâret edip onların ihtiyaçlarıyla yakından alâkadar olurlardı.
Onun gönlü, bahçedeki kedilerin karakterlerine kadar uzanır, onları sıfatlarıyla isimlendirerek yavrularına olan sadâkat ve merhametlerine göre her birine ayrı ayrı muâmele ederlerdi.
Şahsen benim daha kundak yaşımdayken hizmetimi gören bir hemşireyi, elli beş sene sonra bile aratarak buldurmuş ve ona izzet ve ikramlarda bulunmuştur.
Hele onun, üstâdı Sâmi Efendi Hazretleri’ne olan vefâsı, dillere destandı. Bayram günlerinde ilk ziyâret ettiği yer, Sâmi Efendi’nin eviydi. Yine ilk kurbanları onun için keserdi. Bilhassa onun muazzez rûhuna hatimler okunmasına vesîle olur ve her yıl sevenleri tarafından üstâdı için tilâvet edilen on binlerce hatm-i şerîf, vefâkâr gönlünü ziyâdesiyle memnûn ederdi.
Hâsılı o, bütün bir ömrünü kaplayan güzel davranışlarıyla bizlere, “sevenlerin vefâsının ne olması ve nasıl olması gerektiği” husûsunda, Ebû Bekir -radıyallâhu anh- misâli bir aşk ve muhabbet muallimliği yaptı.
Cenâb-ı Hak, onların bu güzel hâllerini cümlemize ihsân eylesin!
Allâh’ım! Gönüllerimize vefâ ehlinin güzel hâllerini ihsân ederek bizleri sâlihler zümresine dâhil eyle! Amellerimize sadâkat ve samîmiyet lutfedip cümlemizi Naîm cennetlerinin vârisleri kıl! Neslimizden ve zürriyetimizden müttakîlere sertâc olacak göz nûru ve gönül sürûru evlâtlar ihsân eyle! Cümlemizi Sana, Rasûl’üne, ana-babaya, akrabâya, bütün ehl-i îmâna, vatana ve millete ve diğer emânetlere karşı vefâkâr eyle! Bizleri iki cihanda da rızâ-yı şerîfin iklîminde yaşat!
Âmîn!..
