İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet ve İbret Tabloları

Hazret-i Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu duâyı çok yapardı:

«Ey kalbleri çekip çeviren Allâh’ım! Kalbimi dinin üzerine sâbit kıl!»

Ben (bir gün kendisine):

«–Ey Allâh’ın Rasûlü! Biz Sana ve Sen’in getirdiklerine inandık. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?” dedim. Bunun üzerine bana şöyle cevap verdi:

“–Evet! Kalbler, Rahmân’ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir.”

(Tirmizî, Kader, 7/2140)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- diyor ki:

“Rablerine dönecekleri için yapmakta oldukları işleri kalbleri ürpererek yapanlar var ya, işte hayır işlerine koşan ve hattâ bunun için yarışanlar onlardır.” (el-Mü’minûn, 60-61) âyetleri nâzil olunca Allâh Rasûlü’ne:

“–Âyette zikredilenler, zinâ, hırsızlık ve içki gibi haramları işleyenler midir?” diye sormuştum. O da:

“–Hayır ey Sıddîk’ın kızı! Âyette anlatılmak istenenler, namaz kıldığı, oruç tuttuğu ve sadaka verdiği hâlde, bu ibâdetlerinin kabûl olup olmama endişesiyle korkanlardır.” buyurdu. (Tirmizî, Tefsîr, 23/3175; İbn-i Mâce, Zühd, 20)

Müslüman, amellerine ve yaptığı iyiliklere güvenmemelidir. Allâh’ın rahmetine sığınmaktan başka bir çıkar yol yoktur.

Süheyl bin Amr, Kureyşlilerin hatîbi idi. Sözün ziyâdesiyle tesirli olduğu bir devirde, devamlı İslâm aleyhine konuşurdu. Bu zât Bedir Gazvesi’nde esir alındı. Hazret-i Ömer:

“–Yâ Rasûlallâh! Müsâade buyur, Süheyl’in ön dişlerini sökeyim de dili dışarı sarksın! Bundan sonra hiçbir zaman ve hiçbir yerde Sen’in aleyhinde hutbe îrâd edemesin?!” dedi.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Bırak onu ey Ömer! Ben, onun uzuvlarına böyle bir zarar veremem. Şâyet bunu yapacak olursam, peygamber olmama rağmen, Allâh da aynısını bana yapar. Acele etme, gün gelir o, senin medhedip hoşlanacağın bir makamda konuşma yapar ve seni sevindirir.” buyurdu. (İbn-i Hişâm, II, 293)

Peygamber Efendimiz bu davranışıyla, dâimâ Allâh’tan korkup, O’nun gazabını celbedecek bir davranışta bulunmaktan son derece sakınmak gerektiğini tâlîm etmiş oldu.

Nitekim Allâh Rasûlü’nün vefâtından sonra, insanlar arasında irtidat hareketlerinin başgösterdiği bir hengâmede, Süheyl bin Amr     -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü’nün haber verdiği o medhe şâyan konuşmasını yapmıştır. Ezcümle şöyle diyordu:

“…Vallâhi, ben iyi biliyorum ki bu dîn, güneşle ayın doğuşu ve batışı devâm ettikçe, dipdiri ayakta kalacaktır…”

Süheyl bin Amr -radıyallâhu anh-, hutbesini bitirdiğinde halk teskin oldu. Ömer -radıyallâhu anh-, Hazret-i Süheyl’in bu konuşmasını işittiğinde, Allâh Rasûlü’nün sözünü hatırladı ve:

“–Sen’in, Allâh’ın Rasûlü olduğuna bir kez daha şehâdet ederim (yâ Rasûlallâh)!” demekten kendini alamadı. (İbn-i Hişâm, IV, 346; Vâkıdî, I, 107; Belâzurî, I, 303-304; İbn-i Abdilberr, II, 669-671; Hâkim, III, 318/5228)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın naklettiğine göre, havanın aşırı rüzgarlı olduğu anlarda veya gökyüzünde siyah bir bulut görüldüğünde, Peygamber Efendimiz’in yüzünün rengi değişir, bâzen o buluta karşı durur bakar, bâzen geri döner, eve girer çıkardı. Yağmur yağdığında ise sevinirdi. Bu tavırlarının sebebi sorulduğunda, Âd Kavmi’ne gelen azâbın kendi ümmetinin başına gelmesinden endişe ettiğini söylerdi. (Müslim, İstiskâ, 14-16)

Efendimiz’in ümmetine olan merhameti, bir anne-babanın evlâdına duyduğu merhametten daha ziyâdedir. Cenâb-ı Hak bunu şöyle haber verir:

“And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

Allâh Rasûlü, hiçbir beşerin kendisi kadar korkutulmadığını, ezâ ve meşakkat görmediğini, açlığa mâruz kalmadığını beyân etmiştir.125 Bu meşakkatler, Allâh’ın kullarını Allâh’ın yoluna döndürme uğruna çekilmişti. Peygamber Efendimiz bundan aslâ şikâyetçi değildi. O’na göre bir tek insanın kurtarılması bile, üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha üstündü. Tâif’te taşlanmış, ayakları kan revân içinde kalmıştı, lâkin bir kölenin hidâyete ermesi, Allâh Rasûlü’nün gönlünü ferahlatmıştı.

Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh- şöyle buyurur:

“Ben Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında iken O’na şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

«Kim bir kötülük yaparsa cezâsını görür ve Allâh’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulabilir.» (en-Nisâ, 123)

Peygamber Efendimiz:

«–Ey Ebû Bekir! Bana indirilen bir âyeti sana okutayım mı?» buyurdu. Ben:

«–Tabiî ki yâ Rasûlallâh!» dedim.

Bana bu âyeti okuttu. Sanki belimin kırılıp ayrıldığını hissettim ve öylece kasılıp kaldım. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:

«–Neyin var, ne oldu ey Ebû Bekir?» diye sordu.

«–Anam babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Hangimiz kötülük işlemez ki? Şimdi biz işlediklerimiz yüzünden muhakkak cezâlandırılacak mıyız?» diye üzüntümü ifâde ettim.

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu îzahta bulundu:

«–Ebû Bekir! Sen ve mü’minler, hatâlarınız sebebiyle dünyâda (bâzı sıkıntı ve meşakkatlere uğratılarak) cezâlandırılırsınız. Öyle ki sonunda Allâh’a günahsız olarak kavuşursunuz. Diğerlerine gelince onların yaptıkları biriktirilir ve cezâları kıyâmet günü verilir.»

(Tirmizî, Tefsîr, 4/3039)

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ın Allâh korkusunu aksettiren şu misal ne kadar ibretlidir:

Ebû Bekir -radıyallâhu anh- berrak bir havada dışarı çıkmıştı. Semâya bakıyor, Allâh Teâlâ’nın kullarına ibret için sergilediği bin bir türlü kudret akışlarını seyrediyordu. Gözü bir kuşa takıldı. Ağacın dalına konmuş, güzel sesiyle tatlı tatlı ötüyordu. Hazret-i Ebû Bekir içini çekti. Gıpta ve hasretle kuşa şöyle seslendi:

“–Ne mutlu sana ey kuş! Vallâhi ben de senin gibi olmak isterdim. Ağacın üzerine konuyorsun, meyvelerinden yiyorsun, sonra da uçup gidiyorsun. Ne hesap var ne de azap!

Vallâhi Rabbimin huzûrunda hesâba çekilecek bir insan olmaktansa, yolun kenarında bir ağaç olmayı, bir devenin gelip beni ağzına alarak ezmesini ve yiyip yutmasını ne kadar isterdim!” (İbn-i Ebî Şeybe, VIII, 144)

Yine Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bir gün kıyâmeti, mîzânı, cenneti, cehennemi, meleklerin saf saf dizilmesini, göklerin dürülmesini, dağların savrulmasını, güneşin dürülmesini, yıldızların saçılmasını hatırladı, bunlar üzerinde tefekküre daldı. Sonra da Allâh korkusuyla:

“–İsterdim ki, şu yeşillikler gibi bir yeşillik olaydım ve bir hayvan gelip beni yeseydi de yok olup gitseydim.” dedi. Bunun üzerine:

“Rabbinin mâkamında durup hesap vermekten korkan kimseye iki cennet vardır.” (er-Rahmân, 46) âyet-i kerîmesi nâzil oldu. (Süyûtî, Lübâbu’n-Nukûl, II, 146; Âlûsî, XXVII, 117)

Ashâb-ı kirâm, Cenâb-ı Hakk’ın:

“Ey îmân edenler! Allâh’tan O’na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin.” (Âl-i İmrân, 102) îkâzını hiçbir zaman akıllarından çıkarmıyor ve hep bu duygular içinde yaşıyorlardı.

Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bir cuma günü çıkıp insanlara:

“–Yarın toplanın da zekât develerini taksîm edelim; ancak hiç kimse izin almaksızın huzûrumuza girmesin!” dedi.

Ertesi gün, bir kadın kocasının eline bir yular vererek:

“–Şunu al git; kim bilir, belki Allâh Teâlâ bize bir deve nasîb eder.” dedi. Adam elinde yularla develerin dağıtıldığı yere varınca Hazret-i Ebû Bekir ile Hazret-i Ömer’i zekât develerinin bulunduğu ağılda buldu ve izin almaksızın yanlarına vardı. Onu gören Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Buraya nasıl girdin?” diyerek elindeki yuları aldı ve ona îkaz sadedinde hafifçe vurdu. Lâkin yaptığı bu harekete de çok üzüldü. Develerin taksîmini bitirdiğinde, o kişiyi çağırarak yuları kendisine verdi ve:

“–Al, sen de bana vur, kısas yap!” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:

“–Allâh’a yemin ederim ki böyle bir şey olmayacaktır. Sen bunu kendinden sonrakiler için bir âdet olarak bırakma!” dedi. Ebû Bekir   -radıyallâhu anh-:

“–Peki o hâlde kıyâmet gününde beni Allâh’ın gazabından kim kurtaracak?” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Ömer:

“–Öyleyse onun gönlünü al!” tavsiyesinde bulundu. Hazret-i Ebû Bekir, hizmetçisine, adam için çuluyla birlikte bir deve getirmesini ve ayrıca beş dinar vermesini emretti. O zât da Ebû Bekir -radıyallâhu anh-’ı affetti. (Ali el-Müttakî, V, 595-596/14058)

Ensâr’dan bir genç vardı. Kalbini cehennem korkusu sarmıştı. Cehennemden bahsedildiğinde ağlardı. Nihâyetinde evine kapandı. Bu durum Allâh Rasûlü’ne haber verildi. Efendimiz gencin yanına geldi. Genç, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hasretle baktı, hemen fırladı, Âlemlerin Efendisi’nin boynuna sarıldı ve rûhunu Hakk’a teslîm ederek yere yığıldı. Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurdu:

“–Kardeşinizi yıkayıp kefenleyin! Cehennem korkusu onun ciğerini parçalamış. Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh onu ateşten korudu. Kim bir şeyi isterse onu elde etmenin yollarını arar, kim de bir şeyden korkarsa ondan kaçar.”

(Hâkim, II, 536/3828; Ali el-Müttakî, III, 708/8526)

Kâsım -rahimehullâh- şöyle anlatır:

“Sabah çıktığımda önce (akrabam) Hazret-i Âişe’nin evine uğrar ve kendisine selâm verirdim. Bir gün yine evine gittiğimde, nâfile namaz kılıyor ve:

«(Müttakîler şöyle derler: Şükürler olsun ki) Allâh bize lutfetti de bizi, o kavuran ateşten korudu.» (et-Tûr, 27) âyetini okuyordu. Kıyâmda duâ ediyor, ağlıyor ve bu âyeti tekrar edip duruyordu. Yoruluncaya kadar bekledim, daha sonra da bâzı ihtiyaçlarımı karşılamak üzere çarşıya gittim. İşlerimi bitirip döndüğümde Âişe -radıyallâhu anhâ- aynı vaziyette ayakta duruyor, namaz kılıyor ve ağlıyordu.” (İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, II, 31)

İbn-i Ebî Müleyke -rahimehullâh- şöyle demektedir:

“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbından otuz kişiye ulaştım. Onların hepsi kendi nefsi için nifaktan korkuyorlardı. Onların hiçbirisi Cibrîl ve Mîkâîl’in îmânı gibi bir îmâna sâhip olduğunu söyleyemiyordu.” (Buhârî, Îmân, 36)

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, bir gün Hanzala -radıyallâhu anh-’a rastladı. Hâl ve hatırını sordu. Hanzala -radıyallâhu anh- büyük bir teessür ve endişe içinde:

“–Hanzala münâfık oldu, ey Sıddîk!” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir:

“–Sübhânallâh! Bu nasıl söz böyle?” deyince, Hanzala -radıyallâhu anh- şöyle devâm etti:

“–Biz, Hazret-i Peygamber’in sohbetinde iken, O bize cennet ve cehennemi hatırlatıyor, hattâ onları gözümüzle görüyormuş gibi bir hâle bürünüyoruz. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrundan çıkıp çoluk-çocuğumuz ve dünyevî maîşetimizle meşgul olmaya dalınca da, duyduklarımızın pek çoğunu unutuveriyoruz. (O’nun sohbetindeki feyz ve rûhâniyetimizi kaybediyoruz.)” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:

“–Vallâhi, buna benzer hâller bizde de oluyor.” dedi.

Bunun üzerine ikimiz kalkıp doğru Rasûlullâh Efendimiz’in huzûruna vardık ve durumu kendisine arz ettik. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de:

“–Canım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, benim yanımdaki hâlinizi devamlı muhâfaza edip, zikr-i dâimî üzere olabilseydiniz, yatakta yatarken de, yollarda yürürken de melekler sizinle musâfaha ederlerdi. (Üç defa tekrarlayarak):

«–Yâ Hanzala! Bâzen öyle, bâzen de böyle olur!»” buyurdu. (Müslim, Tevbe, 12)

Görüldüğü üzere ashâb-ı kirâm, devamlı bir nefs muhâsebesi hâlinde yaşamışlardır. Hayâtın bütün meşakkatlerine rağmen asıl endişeleri, kalbî hayatlarında bir zaafa mahal vermemek olmuştur.

Bir gün Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, bir evin önünden geçerken, hâne sâhibinin, evin dışına taşacak kadar yüksek bir sesle Tûr Sûresi’ni okuduğunu işitti. Adam:

“Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vukû bulacaktır, onu defedecek hiçbir şey de yoktur.” (et-Tûr, 7-8) âyet-i kerîmesine gelince, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bineğinden indi, bir müddet duvara yaslanarak dinledi. Sonra bu âyetin îkâzındaki şiddetin tesiriyle evinde bir müddet hasta yattı.126

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

“Gökten gelen bir ses; «–Ey insanlar! Sadece bir kişi cehenneme girecek.» dese, acabâ o kimse ben miyim diye korkarım. «–Ey insanlar! Sadece bir kişi cennete girecek.» dese, o zaman da acabâ o kişi ben miyim diye ümîd ederim.”127

İşte mü’minlerin bu hâlet-i rûhiye içinde, yâni havf ve recâ arasında olması, âyet-i kerîmede de şöyle emredilir:

(O müttakîler, geceleri namaz kılmak ve istiğfâr etmek için) yanlarını (tatlı) yataklarından ayırırlar. Rablerinin azâbından korkarak ve rahmetini umarak duâ ederler. Kendilerine verdiğimiz rızıklardan da hayır yollarına infâk ederler.” (es-Secde, 16)

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir defâsında Allâh Teâlâ’nın huzûrunda hesap vermenin zorluğunu düşünerek yerden bir saman çöpü almış ve:

“Âh! Şöyle bir saman çöpü olsaydım, dünyâya hiç gelmeseydim, anam beni doğurmasaydı, büsbütün unutulup gitseydim.” diye hayıflanmıştır. (İbn-i Sa’d, III, 360-361)

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a:

“–Ey mü’minlerin emîri! Namaz vakti gelince niçin yüzünüzün rengi değişiyor ve titremeye başlıyorsunuz?” diye sordular. Şöyle cevap verdi:

“–Yerin ve göğün kaldıramadığı, dağların taşımaktan âciz kaldığı bir emâneti edâ etme zamanı gelmiştir. Onu kusursuz olarak yapabilecek miyim, yapamayacak mıyım, bilemiyorum.”

Hazret-i Hasan -radıyallâhu anh-’ın, abdest esnâsında rengi değişirdi. Bunu gören bir kimse:

“–Yâ Hasan! Abdest alırken niçin böyle sararıp soluyorsun?” diye sordu.

O da şöyle cevap verdi:

“–Yegâne kudret sâhibi, Azîz ve Celîl olan Allâh’ın huzûruna çıkma vakti gelmiştir.”

Hasan -radıyallâhu anh-, mescide girerken de şöyle duâ ederdi:

“Ey Rabbim! Kulun kapındadır. Ey lutuf sâhibi Allâh’ım! Günahkâr kulun Sana gelmiştir. Sen sâlih kullarına, kötü kimselerin kötülüklerini affetmeyi emrettin. Çünkü Sen af ve kerem sâhibisin. Ey Allâh’ım! Benim yaptığım kötülükleri de o af ve kereminle bağışlayıp bana merhamet eyle!”

Ebû Bekir Verrâk Hazretleri’nin küçük bir oğlu vardı. Kur’ân-ı Kerîm öğrenmek için bir hocadan ders okumaktaydı. Bir gün mektepten benzi sararmış bir vaziyette, titreyerek ve erkenden döndü. Ebû Bekir Verrâk Hazretleri, bu duruma şaşırarak sordu:

“–Hayırdır evlâdım, bu hâlin ne, niçin mektepten erken döndün?”

Oğlu, o küçücük yüreğine yerleşmiş bulunan Allâh korkusu netîcesinde sonbahar yaprağına dönen bir çehre ile:

“–Ey babacığım! Bugün hocamız bana Kur’ân’dan bir âyet öğretti, onun mânâsını idrâk edince korkumdan bu hâle geldim!” dedi. Bu defâ babası:

“–Evlâdım, o hangi âyet-i kerîmedir?” dedi. Küçük çocuk okumaya başladı:

“Eğer inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız?” (el-Müzzemmil, 17)

Daha sonra küçük yavru, bu âyetin dehşet ve heybetinden hasta olup ölüm döşeğine düştü, çok geçmeden de rûhunu teslîm etti.

Babası bu hâdise karşısında çok duygulandı. Öyle ki, sık sık oğlunun kabrine gider ve ağlayarak kendi kendine şöyle derdi:

“–Ey Ebû Bekir! Senin oğlun, Kur’ân’dan bir âyet öğrendi de Allâh korkusundan rûhunu teslîm etti. Sen ise bunca zamandır Kur’ân-ı Kerîm okursun, hâlâ hukûk-ı ilâhîden bir çocuk kadar dahî korkmazsın!”

Şüphesiz ki bu hâdise, Cenâb-ı Hakk’ın, kalbine rikkat ihsân ettiği küçük bir yavrunun îman hassâsiyetini sergilemektedir. Fakat Allâh’ın kelâmını nasıl bir tefekkür ve kalbî rikkat ile okumamız gerektiğiyle birlikte azamet-i ilâhiye karşısında bürünmemiz gereken kalbî tavıra, yâni haşyetullâh’a da işâret etmektedir. Bu hâle ulaşmanın yolunu Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurur:

“Yoksa geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibâdet eden, âhiret azâbından sakınan ve Rabbinin rahmetini dileyen kimse (o inkârcı gibi) midir? (Rasûlüm!) De ki: «HİÇ BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?» Ancak akl-ı selîm sahipleri ibret ve öğüt alır.” (ez-Zümer, 9)

Buna göre Hak katında gerçek ilim, kulu Allâh karşısında takvâ ve haşyet duygularına sevk eden bir ilimdir, yâni mârifetullâhtır. Bu ilme vâsıl olabilmek içinse, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere şu hususlara riâyet etmek îcâb eder:

1. Geceleri secde ve kıyâm hâlinde olarak Cenâb-ı Hak’la kalbî beraberliği temin edebilmek.

2. Her an, her hâl ve her davranışımızda âhiretteki hesâbın endişesi içinde olarak fânîliği unutmamak.

3. Rabbimizin merhametini ümîd ederek dâimâ O’na duâ ve ilticâ hâlinde bulunmak. Zîrâ büyük ruhlar, dâimâ duâ hâlinde yaşarlar.

Mansûr bin Ammâr şöyle anlatır:

Bir gece sabah oldu zannıyla dışarı çıktım. Ancak henüz sabah olmadığını gördüm. Bir evin önünden geçerken içeride birisinin dertli dertli ağlayarak şu duâyı yaptığını işittim:

“İlâhî, çok günah işledim. Kendime yazık ettim. Maksadım Sen’in sözünü imtihan etmek değildi. Ben kendi nefsime yenik düştüm. Hem gördüm ki ne kusur işlesem Sen bir şey yapmıyorsun, Sen’in Settâr sıfatına aldandım. İşlediğim günahları câhilliğimden işledim. Hatâ ettiğimi şimdi anladım. Bana azâb etsen hâlim nice olur! Vay bana, vay bana! Yâ Rabbî! Kullarına Sırât’ı geçmelerini emrettiğin gün kimisi cehenneme düşecek, kimisi cennete geçecek. Acabâ bu miskin kulun hangi gruptan olur?!”

Bu arada cehennemden bahseden bir âyet işitildi. İçerde münâcâtta bulunan genç, bir kez “Âh!” etti ve iniltisi kesildi.

“Acabâ ne oldu ki sesi kesildi?” diye merak ettim. Evin yerini iyice tespit ettikten sonra evime döndüm. Sabah geldiğimde o kapı önünde bir cenâze vardı. Ne olduğunu sorduğumda annesi bana şunları anlattı:

“–Bu ölen oğlumdur. Peygamber Efendimiz’in soyundandır. Gece olunca namazgâhında sabaha kadar ağlardı. Gündüz kazandıklarını fakirlere infâk ederdi. Cehennem âyetlerinden birini işitince dayanamadı, ağlaya ağlaya düştü ve rûhunu Hakk’a teslîm eyledi.”

Ben de kendisine:

“–Ey hanım, oğlun cennete girdi. Çünkü Allâh korkusundan ağlayan, cehenneme girmez. Bu hâlde canını teslîm eden hiç cehenneme girer mi? Allâh’a şükret!” dedim.

Yavuz Sultan Selîm Han, yapılan hatâ ve gâfilâne hareketlere karşı son derece celâlli bir pâdişahtı. Ancak bu celâli de, cemâli gibi Allâh’ın emirleri  dâiresinde âdeta eriyip yok olmuştu. Ondaki Allâh korkusu her şeyin üzerindeydi. Bir seferinde, hazinedeki ihmallerinden dolayı vâkî olan hırsızlık sebebiyle yaklaşık kırk kişinin öldürülmelerini emretmişti. Durumu öğrenen Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi, karar icrâ edilmeden buna mânî olabilmek için alelacele ve destur bile almadan Yavuz’un yanına vardı. Hâdisenin aslını bir de Sultan’dan dinledi. Yavuz:

“–Efendi Hazretleri! Duyduklarınız doğrudur, ancak sizin devlet işlerine karışmaya hakkınız yoktur…” şeklinde sert bir cevap verdi.

Bunun üzerine Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi, aynı sertlikle şu mukâbelede bulundu:

“–Sultanım! Ben size şer’î hükümleri bildirmeye geldim. Zîrâ bizim vazîfemiz sizin âhiretinizi korumaktır…”

Yüce İslâm’ın kıldan ince, kılıçtan keskin ölçüsü karşısında sâkinleşen Yavuz Sultan Selîm Han:

“–Umûmî ahvâlin düzelmesi için bir fırkanın öldürülmesine cevaz yok mudur?” diye sordu.

Zenbilli Ali Efendi:

“–Bunların öldürülmesi ile âlemin düzelmesi arasında bir alâka yoktur. Suçlarına göre cezâ gerekir…” dedi.

Koca orduları dize getiren pâdişah, başını önüne eğdi ve kararını geri aldı. Bundan son derece memnûn olan Zenbilli, tam huzûrdan ayrılıyordu ki, tekrar geri döndü. Kendisine merakla bakan Yavuz’a:

“–Sultanım! Birinci talebim, dînimizin hükmünü teblîğden ibâretti. İkinci bir talebim daha var ki, bu da sâdece bir ricâdır…” dedi ve ilâve etti:

“–Sultanım! Bu mücrimlerin suçları kendilerine âittir. Ancak onlar, hapisteyken mâsum âilelerine kim bakacak? Dolayısıyla sizden ricam, verilecek cezâ bitene kadar bu mücrimlerin âilelerine nafaka bağlamanızdır.” (Bkz. Mustafa Nûri Paşa, Netâicü’l-Vukûât, Ankara 1987, c. I-II, s. 90-91)

Bu ikinci talebi de yerine getiren Yavuz, hiç şüphesiz ki farkında olduğu ilâhî mes’ûliyetin îcâbını îfâ ediyordu.

Yine buna benzer bir mes’elede Zenbilli Ali Efendi, Sultân’ı îkâz etmişti. Fakat Sultan, verdiği kararda kendisini haklı gördüğünden Şeyhulislâm’a evvelki gibi:

“–Sizin vazîfeniz devlet işlerine karışmak değildir!..” demişti.

Bu tehditkâr hitâba karşı Zenbilli Ali Efendi de pervâsız bir şekilde:

“–Sultanım! Bunlar âhiret işlerindendir ve bizim müdâhale etmeye hakkımız vardır. Şâyet verdiğiniz yanlış karardan vazgeçmezseniz, rûz-i mahşerdeki şiddetli azâba hazır olunuz!..” dedi.

Şeyhulislâm, bu sözlerinden sonra Sultân’a selâm bile vermeden dönüp gitti. O sıra sefer üzre olan Yavuz Sultan Selîm Han, hiç kimseden görmediği bu tavır karşısında biraz hiddetlendi ise de, hakîkati anladı ve Şeyhulislâm’ın îkâzını kabûl edip ona göre kararını değiştirdi. Zenbilli Ali Efendi’ye de özür dileyen bir mektup bıraktı.

Cihan pâdişâhı da olsa, kalbindeki Allâh korkusu, Yavuz’u kendi arzusuna göre hareket etmekten alıkoymuştur. Şeyhulislâm’ın Allâh korkusu ise ona büyük bir cesâret vermiş, her şeyi göze alarak Yavuz gibi sert bir pâdişâhı bile hiç korkmadan ikâza sevk etmiştir.

Zamanın vezirlerinden biri, büyük mutasavvıf Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri’yle görüştü ve:

“–Bana himmet buyur, gece-gündüz pâdişâhın hizmetiyle meşgulüm, iyiliğini umuyorum, fakat darılıp azarlamasından korkuyorum.” dedi.

Zünnûn Hazretleri ağladı ve:

“–Eğer ben, senin pâdişahtan korktuğun kadar Allâh’tan korksaydım sıddîklar zümresinden olurdum.” dedi.

Velhâsıl, “Her hayrın başı Allâh sevgisi, hikmetin başı da Allâh korkusudur.”

Allâh’ı seven ve tanıyan bir kimse O’nun muhabbetine lâyık olamama ve azâbına dûçâr olma korkusuyla dâimâ dikkatli davranır, hayâtını ihsan kıvâmında yaşar.

Kul, Allâh’tan hakkıyla korkarsa hayâtına İslâm muhtevâsında bir istikâmet verir ve bütün dünyâ ve âhiret korkularından emîn olur. Nitekim Âlemlerin Efendisi şöyle buyurur:

“Üç şey vardır ki münciyâttandır, insanı kurtarır: Gizli ve açıkta Allâh’tan haşyet duymak, yâni korkmak, rızâ ve gazap hâlinde adâleti sağlamak, fakirlik ve zenginlik ânında iktisatlı olmak. Şu üç şey de mühlikâttan, helâk edici şeylerdendir: Kendisine tâbî olunan hevâ, cimrilik ve kişinin kendisini beğenmesi.”

(Münâvî, III, 404/3471)

Dünyâ ve âhirette huzur ve saâdete kavuşabilmek için, bu fânî âlemde Allâh’tan lâyıkıyla korkarak, rükû ve secdelerimizi, duâ ve niyazlarımızı, gözyaşlarımızla yoğurmalı, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretine nâiliyet ümîdiyle O’na ilticâ etmeliyiz.