İÇİNDEKİLER
ARAMA:

20. İffet ve Hayâ

İffet, nefsi her türlü şehevât ve süflî arzulara kapılmaktan muhâfaza etmektir. İffet, insana âit bir husûsiyettir. İnsanı diğer mahlûkâttan ayıran en fârik vasıftır. Onun kaybedilmesi; insanlık haysiyetini zâyî etmek ve diğer mahlûkâtın durumuna düşmek demektir.

İffet ve nâmus, bütün ahlâkî fazîletlerin can damarıdır. Şeref, haysiyet, izzet gibi hasletler hep iffetli olmaya bağlıdır.

Cenâb-ı Hak, iffet husûsunda zirveye çıkmış olan iki şahsı, mü’minlere numûne-i imtisâl olarak göstermiş ve onları medhetmiştir. Bunlar Yûsuf Sûresi’nde “kıssaların en güzeli” diye hikâyesi anlatılan Yûsuf -aleyhisselâm- ile muhtelif yerlerde kendisinden övgüyle bahsedilen Hazret-i Meryem -aleyhesselâm-’dır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

“Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de hatırla!) Biz O’na rûhumuzdan üfledik; O’nu ve oğlunu, cümle âlem için ibret kıldık.” (el-Enbiyâ, 91)

İffetlerini muhâfaza eden erkek ve kadınlar, Allâh Teâlâ’nın engin mağfiretine ve büyük bir ecre nâil olacaklardır.185 Cenâb-ı Hak iffet sâhibi kullarını şöyle medheder:

“O (felâha eren mü’minler), iffetlerini korurlar; ancak eşleri ve mâlik oldukları (câriyeleri) hâriç. (Bunlarla münâsebetlerinden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu hâlde, kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.” (el-Mü’minûn, 5-7)

Peygamber Efendimiz insanlara îman ve ibâdet esaslarını tâlim ettiği gibi, doğruluk, iffet ve akrabâları koruyup gözetmek gibi ahlâk esaslarını da anlatıyordu. Nitekim Bizans Hükümdârı Herakliyus, “Allâh Rasûlü’nün insanlara neleri emrettiğini” sorduğunda Ebû Süfyan; “dürüst ve iffetli olmayı, akrabâyı görüp gözetmeyi emrettiğini” söylemiştir. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 6, Salât 1; Müslim, Cihâd 74)

Allâh Rasûlü, iffete o kadar ehemmiyet atfediyordu ki, kadınlardan bilhassa iffetlerini muhâfaza husûsunda bey’at alıyordu.186 Bütün mü’minlere hitâben:

“Kim bana iki çenesi arasındaki

(dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” buyuruyordu. (Buhârî, Rikâk, 23)

Diğer taraftan, erkeklerle kadınlar arasında hayâ, iffet, nezâhet ve nezâketin hâkim olması çok mühim bir mes’eledir. Zîrâ İslâm, bütün fenâ işleri, hayâsızlık ve iffetsizliği haram kılmıştır.

Erkek ve kadının gayr-i meşrû alâka ve muhabbeti, “bakış”la başlar. Bu sebeple müslüman erkek ve kadınların birbirlerine şehevî nazarlarla bakmamaları, konuşacakları zaman da başlarını önlerine eğerek konuşmaları emredilmiştir:

(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allâh, onların yapmakta olduklarından haberdardır.

Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler. Görünen kısımları müstesnâ, zînetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mü’min kadınlar), ellerinin altında bulunanlar (köleleri), erkeklerden, âilenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbî kimseler, yâhut henüz kadınların gizli kadınlık husûsiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zînetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zînetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (dikkatleri üzerlerine çekecek tarzda yürümesinler, dışarı çıkarken câzip kokular sürünmesinler). Ey mü’minler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (en-Nûr, 30-31)

Şu âyet-i kerîme, mü’minlerin annelerine hitâb etmekle birlikte, diğer kadınların da dikkat etmeleri gereken hususlara temâs etmektedir:

“Ey Peygamber hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allâh’tan) korkuyorsanız, (yabancı erkeklere karşı) çekici bir edâ ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümîde kapılır. Güzel söz söyleyin. Evlerinizde oturun, eski câhiliye âdetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allâh sizden, sâdece günâhı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (el-Ahzâb, 32-33)

Diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulur:

“Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle de (bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında) dış kıyâfetlerini üzerlerine alsınlar! Bu, onların (iffetli kadınlar olarak) tanınmalarını ve rahatsız edilmemelerini te’min eder. Şüphesiz Allâh, çok bağışlayıcıdır, rahmet edicidir.” (el-Ahzâb, 59)

Nâmahrem erkek ve kadınlar birbirlerinden bir şey isteyeceklerinde veya bâzı şeyler söyleyeceklerinde, imkân nisbetinde kapı ve perde arkasından işlerini görmelidirler.187

İnsanlar birbirlerinin evlerine izinsiz girmemelidir. Hattâ hâne halkı da birbirlerinin odalarına girerken izin alarak ve geldiklerini hissettirerek girmelidirler. Zîrâ Cenâb-ı Hak, her hâlükârda iffetli davranmanın daha hayırlı olduğunu bildirmektedir.188

Cenâb-ı Hak, kullarının iffetli olmalarına çok ehemmiyet verir ve pek çok âyette de buna işâret eder.189 Bu sebeple iffetli insanlara iftirâ atmak çok büyük bir günâh kabûl edilmiş ve iftirâcılara “kazif haddi” (iftirâ cezâsı) tatbik edilmiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“İffetli, nâmuslu, kötülüklerden habersiz mü’min kadınlara zinâ isnâd edenler, dünyâ ve âhirette lânetlenmişlerdir. Yapmış olduklarına, dilleri, elleri ve ayaklarının, aleyhlerinde şâhitlik edeceği gün, onlar için çok büyük bir azap vardır.” (en-Nûr, 23)

Bu yüzden Peygamber Efendimiz de; “…İffetli bir kadına zinâ isnâd etmeyin!..” buyurmuştur.

(Tirmizî, İsti’zân, 33/2733)

Hakîkaten bir kadının en fârik vasfı iffetidir. Yukarıdaki beyanlar da iffete yapılan iftirâ cürmünün ağırlığını göstermektedir. Buna göre herhangi bir şâhitlik durumunda, insanları iffet ve nâmusları hakkında töhmet altında bırakabilecek tarzda her duyduğunu araştırmadan nakletmek bile en ağır cürümlerdendir.

Bunun hâricindeki hususlarda, bilhassa insanlardan bir şey isteme mevzuunda da iffetli davranmak lâzımdır. Nitekim Cenâb-ı Hak iffetli kullarını şöyle medheder:

(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allâh yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun. Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar, yüzsüzlük ederek insanlardan ısrarla bir şey istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allâh bilir.” (el-Bakara, 273)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Miskin, (yâni yoksul) bir-iki hurma veya bir-iki lokma ile baştan savulan (dilenci) değildir. Asıl yoksul, ihtiyaç içinde kıvrandığı hâlde, iffet ve nezâketinden dolayı kimseden bir şey isteyemeyendir. Dilerseniz; «…İnsanlardan ısrarla bir şey istemezler…»

(el-Bakara, 273) âyetini okuyun!” (Müslim, Zekât, 102)

“Cennetlikler üç kısımdır: Âdil, infâk ehli ve başarılı devlet başkanı, yakınlarına ve müslümanlara karşı merhametli ve yufka yürekli olan kimse ve âilesi kalabalık olduğu hâlde, haram kazançtan sakınıp kimseden bir şey istemeyen iffetli müslüman.” (Müslim, Cennet, 63)

“Dilenmekten sakınmak isteyenleri, Allâh iffetli kılar. Halka karşı tok gözlü davranmak isteyenleri de Allâh, insanlara muhtaç olmaktan kurtarır.”

(Buhârî, Zekât, 18)

Îmandan bir şûbe olan hayâ ise, kötü ve çirkin sayılan şeylerden uzak durmak, tavır ve davranışlarda ölçülü olmak, herhangi bir işte haddi aşmamaktır. Hayâ duygusu bütün hayırların temeli, her türlü kötülük ve çirkinliklerin zıddıdır.

Allâh’ın sevdiği bir haslet olan hayâ hakkında, Fahr-i Kâinât Efendimiz şöyle buyurur:

“Hayâ îmandandır!” (Buhârî, Îmân, 3)

“Hayâ ve îman bir aradadır; biri gittiğinde diğeri de gider!” (Süyûtî, I, 53)

“Hayâ ancak hayır kazandırır.” (Buhârî, Edeb, 77)

“Hayânın hepsi hayırdır.” (Müslim, Îmân, 61)

“Kaba söz, ayıptan başka bir şey getirmez! Hayâ ve edeb ise, girdiği yeri süsler.” (Müslim, Birr, 78)

“Allâh’ım! Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isterim.” (Müslim, Zikir, 72)

İnsanı ahlâka aykırı her türlü fenâlıktan ve nefsânî düşüncelerden ancak hayâ fazîleti menedebilir. Mü’mini çirkinliklerden muhâfaza husûsunda edep ve hayânın tesiri, yüzlerce kânun ve zâbıta kuvvetinden daha ileridir. İffet ve hayâ sâhibi bir insana, herhangi bir hususta; “Utanmıyor musun?” demek kâfîdir.

Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, hayâ duygusu ve utanma hissi itibariyle misal teşkîl edecek, yüksek bir şahsiyete sâhipti. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, meleklerin bile ondan hayâ ettiğini haber vermiştir.190

Hayâ sâhibi olmayan ve hayâsızlığın şuyû bulmasını (yaygınlaşmasını) isteyenleri, Cenâb-ı Hak şu şekilde îkâz etmektedir:

“Şüphesiz çirkin söz ve fiillerin inananlar arasında yaygınlaşmasını isteyenler için dünyâda da âhirette de pek elem verici ve can yakıcı bir azap vardır…” (en-Nûr, 19)

Hayâsızlığın toplumda şuyû bulmasını isteyenler, vatan ve milletlerine karşı en büyük kötülüğü yapmış olurlar. Böyle davrananlar, kendileri de zararların en büyüğüne uğrarlar. Çünkü hayâsızlık, Peygamber Efendimiz’in bildirdiğine göre, helâk sebebidir:

“Hiç şüphesiz Azîz ve Celîl olan Allâh, bir kulu helâk etmek istediği zaman, ondan hayâyı çekip alır. Hayâyı alınca, o kul ancak gazaba uğrayan biri olur. Gazaba uğradığı zaman, kendisinden emânet (güvenilirlik) kaldırılır. Emânet kaldırılınca, o ancak hâin olur. Hâin olduğu zaman, kendisinden rahmet kaldırılır. Rahmet kaldırılınca, o ancak lânete uğrar ve mel’ûn olur. Lânete uğradığı ve mel’ûn olduğu zaman da, kendisinin İslâm ile olan bağı koparılır!” (İbn-i Mâce, Fiten, 27)