İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Ebû Saîd el-Hudrî -radıyallâhu anh- şöyle der:

“Nebiyy-i zî-şân Efendimiz, örtünme çağına girmiş bir genç kızdan daha hayâlı idi. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde bu durum, mübârek vech-i pâkinden hemen anlaşılırdı.” (Buhârî, Menâkıb, 23; Ebû Dâvûd, Harâc, 34-36)

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiçbir zaman yüksek sesle konuşmamışlardı. İnsanların yanından yavaşça ve tebessüm ederek geçerlerdi. Hoşlanmadıkları kaba bir söz işitince insanların yüzlerine karşı bir şey söylemezlerdi. Yüzünün ifâdeleri, duygularını yansıttığı için etrafındakiler, konuşmalarında ve hareketlerinde ihtiyatlı olurlardı. Hayâ, edep ve nezâketleri sebebiyle, kahkaha ile gülmezlerdi. Yalnız tebessüm hâlinde bulunurlardı. Hadîs-i şerîflerinde:

“Hayâ îmandandır ve hayâlı olan kimse cennettedir! Hayâsızlık ise kalbin katılığındandır; kalbi katı olan da cehennemdedir!..” buyurmuşlardır. (Buhârî, Îmân, 16)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sâhip olduğu ulvî hayâ duygusu sebebiyle bir kimsenin yüzüne nazarlarını dikmez, dikkatlice bakmazdı. (Münâvî, V, 224)

Behz bin Hakîm’in dedesi, Allâh Rasûlü’ne gelerek, avret yerlerinin örtülmesi husûsunu sordu. Efendimiz ona:

“Avret yerini, hanımın ve mâliki bulunduğun câriyenden başka herkesten koru!” buyurdu. Aynı şahsın, kimsenin bulunmadığı bir yerde giyim husûsunda rahat davranıp davranamayacağı sorusuna da:

“Allâh, kendisinden hayâ edilmeye, insanlardan daha lâyıktır.” şeklinde mukâbelede bulundu. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 2/4017)

Bir hadîs-i şerîflerinde de:

“Çıplaklıktan sakınınız! Yanınızda, sizden hiç ayrılmayan (melekler) vardır. Bunlar, sadece ihtiyaç giderirken ve kişi eşine yaklaştığı anda ayrılırlar. Onlardan utanınız ve onlara iyi davranınız.” buyurmuşlardır. (Tirmizî, Edeb, 42/2800)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hiç şüphesiz insanlar arasında hayâ duygusuna en fazla sâhip olan kişiydi. O, peygamberliğinden önce, ahlâksızlığın bütün insanlığı sardığı bir devirde dahî bu ulvî haslet ile temâyüz etmişti. Bunun en güzel misallerinden biri şudur:

Kâbe yeniden inşâ edilirken Fahr-i Kâinât Efendimiz, amcası Hazret-i Abbâs ile birlikte taş taşıyordu. Abbâs -radıyallâhu anh-, taşların çıplak omuzunu incitmemesi için Efendimiz’e:

“–İzârını (alt elbiseni) omzuna koy!” dedi. Efendimiz, izârını omzuna koymak istediği esnâda yere yığıldı ve gözlerini semâya dikerek amcasına:

“–Bana izârımı göster!” dedi. Hemen onu alıp üzerine örttü. (Buhârî, Hac, 42)

Fahr-i Kâinât Efendimiz bir gün, izârsız olarak açık alanda gusleden bir kimseye rastlamıştı. Bunun üzerine minbere çıkarak:

“–Allâh -azze ve celle- çok hayâlı ve çok gizlidir. Bu nedenle hayâyı ve örtünmeyi sever. O hâlde biriniz gusledeceği zaman örtünsün.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4012)

Misver bin Mahreme -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Ağır bir taşı yüklenip getirdim. Üzerimde hafif bir elbise vardı. Taş omuzumda iken elbisem çözülüverdi. Taşı bırakmadım ve o vaziyette yerine kadar götürdüm. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Dön elbiseni al! Böyle çıplak dolaşmayın!” buyurdu. (Müslim, Hayz, 78; Ebû Dâvûd, Hammâm, 2/4016)

İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:

Bir gün Peygamber Efendimiz:

“–Allâh’tan hakkıyla (gereği gibi) hayâ edin!” buyurdu. Biz:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Elhamdülillâh Allâh’tan hayâ ediyoruz.” dedik. Bunun üzerine Efendimiz şu îzahta bulundu:

“–Söylemek istediğim, sizin anladığınız hayâ değildir. Allâh’tan hakkıyla hayâ etmek; başı ve üzerindeki âzâları, bedeni ve ondaki

âzâları muhâfaza etmeniz, ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamanızdır. Âhireti dileyen, dünyânın zînetini terk edip âhireti bu hayâta tercih etmelidir. İşte kim bu söylenenleri yerine getirirse, Allâh’tan hakkıyla hayâ etmiş olur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 24/2458)

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri şöyle demiştir:

“Hayâ, Yüce Mevlâ’nın sayısız nîmetlerini görme ve bu nîmetler karşısında ne kadar kusurlu olduğumuzu fark etme hâlidir.”

Mısır ülkesini Firavun âilesi idâre ediyordu. Bunlar zâlim ve kibirli kimselerdi. Huduttan, yabancı ve güzel bir kadın şehre girdiği zaman, hemen Firavun’a bildirilirdi. Evli ise kocası öldürülür, eğer erkek kardeşi var ise, kadın ondan istenirdi. İbrâhim -aleyhisselâm-, yanında Sâre vâlidemiz olduğu hâlde huduttan geçince, yine saraya haber gitti. Cemâl sâhibi bir kadının Mısır’a girdiği bildirildi. Sâre vâlidemizi alıp saraya götürdüler. Bu hususla alâkalı olarak bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Sâre saraya girince, hemen abdest aldı ve iki rekât namaz kılmak üzere huzûr-i ilâhîye durdu. Namazı bitirince Cenâb-ı Hakk’a şöyle ilticâ etti:

«Ey Allâh’ım! Ben, Sana ve Sen’in peygamberine inanmış, iffetimi de zevcimden başkasına karşı titizlikle korumuş bir kulun isem, şu kâfiri bana musallat etme!»” (Buhârî, Büyû’, 100)

Firavun, Sâre’nin yanına yaklaşmak istedi. Birden nefesi kesildi. Felç oldu. Çünkü Allâh, Sâre’yi onun şerrinden korumaktaydı. Bu, birkaç defâ tekrar etti.

Firavun, korkusundan onu serbest bıraktı. Câriyesi Hâcer’i de hediye olarak ona verdi. Buna hayret eden etrâfına:

“–Bu kadın bir cinnîdir. Yakınımda biraz daha kalsa, neredeyse helâk olacaktım. Zararından korunmak için ona Hâcer’i verdim!” dedi.191

İffet, hayâ ve edebi muhâfaza ile ilgili ne güzel bir misal…

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Sabır ve namaz ile Allâh’tan yardım isteyin…” (el-Bakara, 45)

Ensâr kadınlarından biri, alışveriş için bir yahûdî kuyumcuya uğramıştı. Yahûdî, müslüman hanımın iffet ve nâmusunu lekeleyecek sataşmalarda bulundu, ahlâksızca davrandı. Kadının feryâdı üzerine, oradan geçen ve hâdiseye şâhid olan bir müslüman da derhâl kadını himâye için kuyumcu yahûdînin üzerine yürüdü. Derken kavgaya tutuştular. Müslüman gâlip gelerek yahûdîyi öldürdü. Oraya toplanan yahûdîler de müslümanı şehîd ettiler. Ortalık iyice karışmış ve yahûdîlerle yapılmış olan vatandaşlık antlaşması tamâmen ihlâl edilmişti.

Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yahûdîleri topladı:

“–Ey yahûdî topluluğu! Allâh’tan korkunuz! O’nun, Kureyş’e olduğu gibi sizin başınıza da bir ukûbet ve musîbet indirmesinden sakının da müslüman olun! Çünkü siz, benim (Allâh tarafından) gönderilen bir peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bunu kitabınızda ve Allâh’ın size verdiği ahdinde görüyorsunuz.” buyurdu.

Ardından da muâhedenin yenilenmesini teklîf etti. Ancak yahûdîlerin cevâbı küstahça oldu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Beni Kaynukâ kabîlesi’ne savaş îlân etti.192

Müslüman bir hanımın iffeti, işte bu kadar mühimdir.

Ebû Şehm -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Medîne’de, yanımdan bir genç kız geçiyordu. Yakasından tuttum. Sonra bıraktım. Sabah olunca Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insanlardan bey’at alıyordu. Ben de O’nun yanına gittim. Benden bey’at almadı ve:

“–Şimdi de yakayı tutup çeken mi geldi?” buyurdu. Ben de:

“–Vallâhi bir daha o fiili yapmayacağım.” dedim. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- benden bey’at aldı. (Ahmed, V, 294)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, utangaç kardeşine bu huyunu terk etmesi yönünde nasihatte bulunan Medîneli bir müslümanın yanından geçerken ona:

“–Onu kendi hâline bırak; zîrâ hayâ îmandandır.” buyurdu. (Buhârî, Îmân 16, Edeb 77; Müslim, Îmân 57-59)

Ümmü Hallâd, Medîneli hanım sahâbîlerden biriydi. Oğlu Hallâd’ı yahûdîlerle yapılan Benî Kurayza Gazvesi’ne göndermişti. İslâm askerlerinin geri dönmekte olduğunu, bu arada Hallâd’ın da şehîd düştüğünü öğrenen bâzı müslümanlar, Ümmü Hallâd’ın evine koşup oğlunun başına geleni haber verdiler. O İslâm kadını, başörtüsünü alıp Rasûl-i Ekrem’e oğlunun âkıbetini sormak üzere koştu. Onu başörtüsüyle gören biri hayretle:

“–Hallâd öldü; sen hâlâ başörtüsüyle duruyorsun!” dedi.

Ümmü Hallâd, bir İslâm kadınının hayat görüşünü ve düşünce tarzını ortaya koyan şu müthiş cevâbı verdi:

“–Hallâd’ı yitirdiysem, hayâmı da yitirmedim ya!”

Ümmü Hallâd’ın bu cevâbı Peygamberimiz’e iletilince, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Hallâd için iki şehîd sevâbı vardır.” buyurdu.

“–Niçin yâ Rasûlallâh?” dediler.

“–Çünkü onu kitap ehli olan (yahûdî)ler öldürdü.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, III, 531; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe, II, 140)

Hazret-i Âişe -radıyallâhu anha-’nın yanına, Şamlı kadınlardan bir grup gelmişti. Hazret-i Âişe:

“–Sizler herhâlde, hanımları hamamlara giren (orada tesettüre dikkat etmeyen) bölgedensiniz!” dedi. Kadınlar; “Evet!” diye cevap verdiler. Hazret-i Âişe:

“–Ama ben, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in; «Elbisesini evinin hâricinde bir yerde çıkaran her kadın, mutlakâ Allâh ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur.» buyurduğunu işittim.” dedi. (Ebû Dâvûd, Hammâm, 1/4010; Tirmizî, Edeb, 43/2804)

Böyle davranan bir hanım, edep ve hayâ perdesini yırtmış olur. Çünkü Allâh Teâlâ, ona takvâ elbisesi ile korunmasını emretmiştir. O ise bu hareketiyle hem Allâh’ın örtünme emrini hem de takvâ emrini ihlâl etmiş olur.

Vaktiyle Emevîler devrinin üç büyük hiciv şâirinden biri olan Ferezdak’ın eşi ölmüştü. Defin merâsiminde Hasan-ı Basrî de bulunmaktaydı. Hasan-ı Basrî Hazretleri, şiirleriyle insanları karalayan, iffetlerini zedeleyen bu şâire, bir ara kabri işâret ederek:

“–Âhiret için ne hazırladın?” diye sordu. Yaşlı şâir:

“–Yetmiş yıldan beri kelime-i şehâdeti hazırladım.” dedi. Hasan-ı Basrî:

“–Ne güzel hazırlık!” dedikten sonra şu sözleri ekledi:

“–Lâkin kelime-i şehâdetin şartları vardır.

Bu yüzden iffetli kadınlara iftirâ etmekten sakın!”

Bir kimse Vehb bin Münebbih’e:

“Lâ ilâhe illâllâh, cennetin anahtarı değil mi?” demişti. O da:

“–Evet, öyledir, fakat dişsiz anahtar olur mu? Dişleri olan anahtarın varsa kapın açılır, yoksa kapalı kalır, açılmaz.” cevâbını verdi. (Buhârî, Cenâiz, 1)

Tevhîd anahtarının dişleri; hayır, hasenât ve bütün amel-i sâlihlerdir.

Osmanlı Devleti’nde, insanların iffet ve nâmusları teminât altında idi. Meselâ Fâtih, Bosna fethinden sonra çıkarttığı bir fermanda:

“–Sakın ola, Sırp kızları su almak için çeşme başlarına geldiklerinde, askerlerim oralarda bulunmayalar!..” demiştir.

Fâtih bu fermânı ile, hem askerlerini, hem de teminâtı altındaki hristiyan tebaanın iffetini muhâfaza etmiş oluyordu.

Kânûnî devrinde, Fransa’da dans denilen hayâsızlık ve rezâlet yeni yeni ortaya çıkmaya başlamıştı. Bunu duyan Kânûnî, derhâl Fransa kralına şu tâlimâtı gönderdi:

“…İşittim ki, memleketinizde kadın ve erkeklerin dans adı altında birbirlerine sarılmak sûretiyle halk önünde ahlâk ve hayâya mugâyir davrandıkları süflî bir eğlence îcâd edilmiş! Bu rezâletin, hem-hudûd olmamız sebebiyle memleketime sirâyet etme ihtimâli vardır. Bu itibarla, nâme-i hümâyunum elinize ulaşır ulaşmaz derhâl bu rezâlete son verile! Aksi hâlde bizzat gelip o rezâleti kaldırmaya elbette muktedirim.”

Târihçi Hammer, bu mektup üzerine, dansın Fransa’da tam yüz yıl yasaklandığını kaydetmektedir.

Ecdâdımızın, iffet ve utancından dolayı kimseden bir şey isteyemeyecek olanların gönüllerini rencide etmemek ve onları istemek zorunda bırakmamak için eski İstanbul’un bâzı semtlerine koydukları sadaka taşları pek meşhurdur.

Bu sadaka taşları, bir zamanlar ne büyük bir hizmete ve hayır yarışına şâhid idiler. Hâli vakti yerinde olanlar; “sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde” infakta bulunabilmek için gece karanlığında sadakalarını bu taşın tepesindeki çukura bırakırlardı.

Daha sonra semtin fazîletli ve iffetli fakirleri de ihtiyaçları kadar parayı oradan alırlar, fazlasına ilişmezlerdi. Bilhassa ihtiyacı olmasına rağmen dilenmekten çekinenler, gecenin geç saatlerinde taşın yanına para almaya gelir, ihtiyaçları kadar alırlardı. On yedinci asır İstanbul’unu anlatan bir Fransız seyyah, üzerinde para bulunan bir taşı, tam bir hafta boyunca gözetlediğini, ancak oradan sadaka almaya gelen kimseyi göremediğini yazmaktadır.

Hâsılı mü’min, iffetli ve hayâ sâhibi olmalıdır. Nefsânî arzu ve hislerin bütün kuvveti tasavvurda olduğundan, iffet ve nâmusu korumak ve nefse hâkim olabilmek için kalbi dâimâ güzel hislerle, zihni de ulvî düşüncelerle meşgul etmek lâzımdır. Ayrıca bu hususta kötü arkadaşlardan sakınmak da çok mühim bir esastır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

“Yabancı (nâmahrem) kadınlar karşısında siz iffetli olun ki, sizin kadınlarınız da iffetli olsunlar. Babalarınıza iyilik edin ki, çocuklarınız da size iyilik etsinler. Özür dileyerek yanına bir kardeşi gelen kimse, ister haklı ister haksız olsun, onu kabûl etsin. Aksi hâlde cennette havz-ı kevserde yanıma gelemez.”

(Hâkim, IV, 170/7258)

İnsanlığın zîneti olan hayâ, sâhibini her türlü kötülükten muhâfaza eden mânevî bir kalkandır. İnsanın, Allâh’a ve kullarına karşı bütün vazîfelerini hakkıyla yerine getirmesini sağlar. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hayânın bu tesir ve ehemmiyetini tebârüz ettirerek şöyle buyurur:

“İlk peygamberlerden itibâren halkın hatırında kalan bir söz vardır: «Hayâ etmedikten sonra istediğini yap!»” (Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78)