Fazîlet Tabloları
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir gün:
“–Yâ Rasûlallâh! Allâh’tan başkasına hiç ibâdet ettiniz mi?” diye soruldu.
“–Hayır!” cevâbını verdi.
“–Hiç içki içtiniz mi?” diye soruldu.
“–Hayır! Ben, Kitap ve îmânın ne olduğunu bilmezken bile, onların yaptıkları şeylerin küfür olduğunu bilirdim.” buyurdu. (Diyarbekrî, I, 254-255)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in temiz fıtratı; fetânet, firâset ve basîretin zirvesinde yaratılmıştı.
Kureyşliler, Allâh Rasûlü’nün nübüvvetinden beş sene önce Kâbe’yi tâmir etmişlerdi. Varlık Nûru da Kâbe’nin tâmirine amcası Abbâs ile beraber iştirâk etti. Sıra Hacer-i Esved’i yerine koymaya gelince, her kabîle bu şerefli vazîfeyi kendisi yapmak istediği için büyük bir kargaşa çıktı. Aralarında sert tartışma ve çekişmeler başladı. Mesele haset ve ihtirâsa dönüştü. Neredeyse kan dökülecekti. Abduddâroğulları, içi kanla dolu bir çanak getirdiler, ölünceye kadar çarpışmak üzere Adiy bin Kâ’b Oğulları’yla antlaşma yaptılar ve savaşmaya hazırlandılar. Yeminlerini sağlamlaştırmak için de ellerini kanla dolu çanağa batırdılar. Kureyşliler, bu hâl üzere dört veya beş gece kaldılar.
Nihâyet Kureyş’in en yaşlısı olan Ebû Ümeyye yüksek sesle:
“–Ey kavmim! Biz ancak hayır istiyoruz, kötülük istemiyoruz. Sizler bu hususta kıskançlık yarışına girmeyin. Bırakın mücâdeleyi! Mâdem şu meseleyi aramızda hâlledemedik, Harem kapısından ilk gelecek zâtı aramızda hakem tâyin edelim. Hükmüne de râzı olalım!” diyerek eliyle Mescid-i Harâm’ın Benî Şeybe kapısını gösterdi.
Tam o esnâda Âlemlerin Efendisi, Harem kapısında göründü. Herkesin yüzünü tatlı bir tebessüm kapladı. Zîrâ gelen Muhammedü’l-Emîn idi. Kureyş’in, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı sevgi, hürmet ve îtimâdı, her geçen gün daha da ziyâdeleşmişti. Hattâ bir deve kesecek olsalar, Server-i Âlem Efendimiz’i ararlar, O da gelir işlerinin bereketi için onlara duâ ederdi.197
Bu sebeple Kureyşliler O’nu görür görmez:
“–İşte el-Emîn! O’nun aramızda hakem olmasına hepimiz râzıyız!” dediler.
Meseleyi kendisine anlattılar. O da, her kabîleden bir kişi seçti ve ridâsını çıkarıp yere serdi. Sonra Hacer-i Esved’i ridâsının üzerine koydurup, seçtiği kişilerin her birine bir ucundan tutturdu. Mübârek taşı birlikte taşıdılar. Varlık Nûru da onu kendi elleriyle yerine yerleştirdi. Böylece Efendimiz, fetânet ve firâsetini göstererek kabîleler arasında çıkabilecek muhtemel bir savaşa mânî oldu. (İbn-i Hişâm, I, 209-214; Abdürrazzâk, V, 319)
Allâh Rasûlü’nün İslâm yolunda yaptığı muhârebelerde gösterdiği dirâyet, barış antlaşmalarında bilhassa Hudeybiye’de ortaya koyduğu firâset, Mekke fethinde, Huneyn’de, Tâif’te izlediği hârikulâde metod ve gösterdiği adâlet, hiçbir beşerin ulaşamayacağı kabîlden yüce ve ulvî olmuştur.
İnsanlar da dâimâ firâset ve şahsiyet sâhibi kimselere hayrân olurlar ve îtimâd ederler.
Hazret-i Yûsuf’un suçsuz olduğu kabûl edilmiş ve zindandan çıkması için kendisine elçi gönderilmişti. Yûsuf -aleyhisselâm- ise, Melik hakîkate iyice vâkıf olmadan, mes’elenin aslı iyice anlaşılmadan ve haksız yere hapse atıldığı herkesçe kabûl edilmeden, zindandan çıkmak istemedi. Aklını kullanarak, sabırlı ve vakarlı bir tavır göstererek, kendisine hased edenlerin işi daha fazla karıştırmalarına da mânî oldu. Kendisine yapılan bütün isnadların yalan ve iftirâ olduğunu ispat edip töhmetten tamamen kurtulunca, zindandan çıkmayı kabûl etti.
Bu sebeple her müslüman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu firâsetli hareketinden ibret alarak, üzerinden töhmeti atmak ve töhmet yerlerinden sakınmak husûsunda son derece dikkatli ve titiz davranmalıdır.
Süleyman -aleyhisselâm-, çocukluğundan itibâren yüksek bir anlayışa sâhip, çok zeki biriydi. O’nun bu husûsiyetiyle ilgili olarak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle bir hâdise anlatır:
“…Vaktiyle iki kadın ve beraberlerinde çocukları vardı. Yolda giderlerken bir kurt gelip kadınlardan büyük olanın çocuğunu alıp götürdü. Bunun üzerine bu kadın, arkadaşı (olan küçük) kadına:
«–Kurt, senin çocuğunu götürdü.» dedi.
Diğer kadın:
«–Hayır, senin çocuğunu götürdü!» dedi.
Nihâyet bu iki kadın, aralarında hükmetmesi için Dâvûd -aleyhisselâm-’a mürâcaat ettiler. Dâvûd -aleyhisselâm-, çocuğun büyük kadına âit olduğuna hükmetti.198 Onlar muhâkemeden çıkıp, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın oğlu Süleyman -aleyhisselâm-’a gittiler. Dâvûd -aleyhisselâm-’ın hükmünü söylediler. Süleyman -aleyhisselâm- da:
«–Bana bir bıçak getirin! Çocuğu (bu) iki kadın arasında paylaştırayım!» dedi.
Bunun üzerine, çocuğun gerçek anası olan küçük kadın derhâl ileri atıldı:
«–Aman öyle yapma! Allâh sana rahmet eylesin! Çocuk bu kadınındır!» dedi.
Bunun üzerine Süleyman -aleyhisselâm-, çocuğun küçük kadına âit olduğuna hükmetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 40)
Arâis-i Mecâlis adlı kitapta nakledilen bir rivâyet şöyledir:
Firâset bakımından kadınların en üstünü ikidir. İkisi de Hazret-i Mûsâ hakkındaki teşhislerinde firâsetle isâbet etmiştir:
Biri, Firavun’un hanımı Âsiye’dir. (O, Mûsâ bir sandık içinde saraya getirilince, gönlü O’na meylederek, alıp Firavun’a götürmüş:)
“–Bu çocuk, benim ve senin için göz nûru, göz aydınlığı olsun! O’nu öldürme!” demişti.
Diğeri ise Şuayb -aleyhisselâm-’ın kızıdır. Mûsâ -aleyhisselâm-’ın yüce ahlâkını tespit etmiş ve:
“–Babacığım! Koyunlarımızı otlatmak için O’nu ücretle tut! O, ücretle tuttuğun kimselerin en hayırlısıdır, kuvvetli ve emîndir!” demişti.
Şuayb -aleyhisselâm-’ın kızı Safura, Hazret-i Mûsâ’nın emînliğini firâseti ile tespit etmiştir. Bunu nasıl anladığı sorulduğunda ise:
“–Çünkü O, bizim yüzümüze dahî bakmadı. Yolda da önümüzden yürüyordu. Anlaşılıyor ki, çok emîn bir kimsedir!” cevâbını vermişti.
Her müslüman, peygamberlerdeki fetânet (kalbe bağlı akıl, firâset ve basîret) sıfatından hisse alıp, akıl nîmetini en verimli bir şekilde kullanmalıdır. Kime, neyi, ne zaman, nerede ve nasıl söyleyeceğini ve ne şekilde davranacağını bilmelidir. Meselâ Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-’ın, Habeşistan kralı Necâşî’ye, İslâm hakkında bilgi verirken tâkip ettiği ince üslûb, bir müslümanın firâsetini göstermesi bakımından pek ibretlidir. Hristiyan olan Necâşî, Câfer-i Tayyâr -radıyallâhu anh-’ın Kur’ânı Kerîm’den birkaç âyet okumasını talep ettiğinde o, ilk başta inkârcılara meydan okuyan âyetleri değil, içinde Hazret-i Îsâ ve annesinden övgüyle bahsedilen Meryem Sûresi’ni okudu. Hazret-i Câfer’in tilâvet ettiği âyet-i celîleleri huşû içinde dinleyen Necâşî, yaşlı gözlerle:
“–Şüphesiz şu dinlediklerim ile Îsâ’nın getirdiği, aynı nûr kaynağından fışkırıyor!” dedi ve bir müddet sonra da İslâm ile şereflendi. (İbn-i Hişâm, I, 358-360)
Hazret-i Enes -radıyallâhu anh-, kendi rivâyetine göre; bir gün Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hazret-i Osman’ın yanına girer. Onu gören Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:
“–Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri olduğu hâlde buraya giriyorsun.” der.
Bu söz karşısında şaşıran Enes -radıyallâhu anh-, hayret içinde:
“–Allâh’ın Rasûlü’nden sonra da mı vahiy geliyor?” diye sorunca, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:
“–Hayır, bu bir basîret ve doğru bir firâsettir.”199 buyurur.
Abdullâh ibn-i Ömer -radıyallâhu anh-’a Hazret-i Hüseyin’in Irak’a doğru yola çıktığı haberi geldiğinde, peşine düşüp üç günlük bir yolculuktan sonra Hüseyin -radıyallâhu anh-’a yetişti ve:
“–Ey Hüseyin, nereye gidiyorsun?” dedi. Hazret-i Hüseyin:
“–Irak’a gidiyorum.” dedi.
İbn-i Ömer -radıyallâhu anh- baktı ki, Hazret-i Hüseyin’in yanında kâğıt tomarları var. Hazret-i Hüseyin:
“–İşte bunlar Iraklıların mektuplarıdır.” dedi. İbn-i Ömer:
“–Sen onların mektuplarına aldanma, onlara gitme!” dedi.
Fakat bütün ısrarlarına rağmen Hazret-i Hüseyin gitmekte direndi:
“–Ben gitmeyeyim de kim gitsin?” dedi. Bunun üzerine İbn-i Ömer, Hazret-i Hüseyin’e şöyle hitâb etti:
“–O hâlde ben size Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bir hadîsini hatırlatayım:
Cebrâîl -aleyhisselâm-, Allâh Rasûlü’ne geldi. Rasûlullâh’ı dünyâ ile âhiret arasında muhayyer bıraktı. Allâh Rasûlü, âhireti dünyâya tercih etti. Sen de Rasûlullâh’ın bir parçasısın. Allâh’a yemin ederim, siz Ehl-i Beyt’ten hiç kimse kıyâmete kadar dünyâya hâkim olamayacaktır, (yâni mal, mülk, makam, mevkî gibi dünyevî şeylere uzun süre ve tam olarak sâhip olamayacaklardır). Sizi dünyâya hâkim olmaktan alıkoyan şey, sizin için dünyâdan daha hayırlı olan bir şeyi, yâni âhireti tercih etmiş olmanızdır.”
Hazret-i Hüseyin dönmeyi kabûl etmedi. Bunun üzerine Abdullâh bin Ömer, onun boynuna sarıldı ve ağladı. Sonra da:
“–Allâh’a emânet ol, sen ölüme gidiyorsun!” dedi. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, VIII, 152; Zehebî, Siyer, III, 296)
Hazret-i Hüseyin’in kardeşi Hasan -radıyallâhu anh- da, müslümanlar arasından fitnenin kalkması ve kan dökülmesine mânî olmak için Muâviye’ye mektup yazarak hilâfetten ferâgat etmiştir.
İşte Hazret-i Abdullâh’ın firâsetini de aksettiren bu hâdiseler, Ehl-i Beyt’in fedâkârlık, mes’ûliyet ve hizmet aşkına mukâbil katlandıkları çileleri sergilemektedir.
Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri, başından geçen bir hâli şöyle anlatmıştır:
Bir gün gözümün önünde bir nur peydâ olmuş ve bütün ufku kaplamıştı. Bu nedir diye bakarken, nurdan bir ses geldi:
“–Ey Abdülkâdir, ben senin Rabbinim. Bugüne kadar yaptığın amel-i sâlihlerden öyle memnûnum ki, bundan böyle sana haramları helâl eyledim.” dedi.
Ancak hitap biter-bitmez, ben bu sesin sâhibinin şeytan -aleyhillâne- olduğunu anladım ve:
“–Çekil git ey mel’un! Gösterdiğin nur, benim için ebedî bir zulmettir.” dedim.
Bunun üzerine şeytan:
“–Rabbinin sana ihsân ettiği hikmet ve firâsetle yine elimden kurtuldun! Hâlbuki ben yüzlerce kimseyi bu usûl ile yoldan çıkarmıştım.” diyerek uzaklaştı.
Ellerimi ulu dergâha açtım; bunun, Rabbimin fazlı olduğu idrâki içinde Cenâb-ı Hakk’a şükürler eyledim.
Bu sözleri dinleyen cemaatten biri sordu:
“–Ey Abdülkâdir, onun şeytan olduğunu nereden anladın?”
Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- cevap verdi:
“–Sana, haramları helâl kıldım, demesinden!..”
İşte bu, hayat boyunca herkesin muhtaç olduğu bir firâsettir.
Osmanlı’nın fetret devrinde, şehzâdelerin mücâdelesinde halk, bugünküyle kıyas edilemeyecek derecede sağlam, olgun ve târih şuuruna hâkim bir hâldeydi ki, hiçbir şehzâdeye tarafgîr olmayarak, onlar arasında cereyân eden kavganın neticesini beklemeyi tercîh etmişlerdi. Bu sebeple, o zamânın pâyitahtı Bursa şehrinin varoşlarına gelmiş olan Mûsâ Çelebi’ye halk, temsilcilerini göndererek şöyle demiştir:
“–Biz hiçbirinize ne taraftar, ne aleyhtârız! Siz kardeşler, aranızdaki mes’eleyi hâlledin! Bizi bu kavgaya bulaştırırsanız, bir daha kapanması imkânsız yaraların açılmasına sebep olursunuz. Her birinizin emrindeki askerlerin siz şehzâdelerine sadâkati bir vicdan borcudur. Ancak sizden istirhâmımız; bu ihtilâfın, millet fertlerini bölmesine mahal vermemenizdir…”
Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önleyen en müessir güçlerden biri de, halkın bu basîreti, dirâyeti ve sağlam karakteridir. Aksi hâlde, birçok toplumda görüldüğü üzre, herkes parti tutar gibi mutaassıbâne bir sûrette bir lidere körü körüne bağlanır ve millet efrâdı arasına kan ve kin girerdi.
Yıldırım Bâyezîd’i Ankara’da mağlûb eden Timur, Osmanlı’yı ancak birkaç yıl sürecek bir haraca bağlamıştı. Ondan sonra İlhanlılar, Timur’un yerine kendilerinin kaldığını söyleyerek bu haracı almaya devâm ettiler. Bu haraç, II. Murad Hân’a kadar verilmişti. II. Murad zamanında tamamen toparlanıp güçlenmiş olan Osmanlı Devleti’nin paşaları, Sultân’a:
“–Pâdişâhım! Bunlara hâlâ ne diye haraç veriyoruz? Artık şunları başımızdan defedelim!..” dediler.
Son derece akıllı ve firâsetli bir sultan olan II. Murad Hân, bu hissî talebe şu ibretli cevâbı verdi:
“–Onlar bizim yükselişimizin ve şu anki kudretimizin farkında değiller. Şâyet şimdi biz, istedikleri parayı onlara vermezsek, giderler; sıradan da olsa bir ordu toplayıp üzerimize gelirler. Gerçi mağlûb olurlar, ama müslüman kanı akar… Dolayısıyla siz onlara istedikleri parayı şu an için vermeye devâm edin! Zîrâ para için müslüman kanı akıtmak istemem!
Ancak İlhanlı elçilerine öyle gösteriler yapın ve ordumuzun ihtişâmını seyrettirin ki, sâhip olduğumuz kuvvet ve kudretin farkına varsınlar da, bir daha kendilerinden çok üstün olduğu muhakkak olan bu Devlet-i Aliyye’den haraç isteme cür’et ve cesâretini gösteremesinler!..”
Gerçekten de netice, II. Murad Hân’ın beyân ettiği şekilde tahakkuk etti.
II. Murad Hân’ın, oğlu II. Mehmed Fâtih’i ısrarla tahta geçirmek istemesindeki sebeplerden biri de, onda gördüğü büyük istîdatlardır. Zîrâ Şehzâde Mehmed, henüz çok genç yaşta olmasına rağmen, birçok olgun insanın bile akledemeyeceği şeyleri düşünür, yapar ve babasına çok derûnî suâller sorardı. Nitekim bir seferinde, sarayın bahçesinde babasını görmüş ve hemen onun yanına koşmuştu. Hâl ve hatırını sorduktan sonra da şöyle demişti:
“–Ey benim devletlü babam! Ne hikmettir ki, sırtınızdaki onca ağır yük ve eziyete rağmen, sizde diğer ihtiyarlardaki gibi yaşlılık emârelerine rastlamış değilim. Siz, diğer insanlar gibi yaşlandınız, fakat eğilip bükülmediniz ve kamburlaşmadınız. Her türlü zahmet ve sıkıntıya rağmen, genç yaştaki zindelik, kahramanlık ve yiğitlikle beraber, akıl ve irâdenizi yerli yerinde kullanmaktasınız. Bir bakıyorum, cenk meydanlarında muzaffer bir kumandansınız; bir bakıyorum, ilim meclislerinde derin bir üstadsınız; bir bakıyorum, halka hizmet eden samîmî ve içli bir dervişsiniz!.. Geceniz gündüzünüz yok! Bütün bunlara fidan gibi boyunuzu eğriltmeden, o ince rûhunuzu yıpratmadan nasıl tâkat getirebiliyorsunuz? Bu nasıl iştir baba?!. Zihnin sürekli meşgûliyeti insanı eritip bitirirken, sizde bir değişiklik meydana getirememiş, huzurlu hâlinizi bozamamış!.. Sâhip olduğunuz müstesnâ karakter için ne tür bir ilâç, üstün aklınız için ne tür bir şurup kullanıyorsunuz? Lutfedip bunları bana öğretir misiniz? Tâ ki ben de sizin yolunuzca yürüyeyim…”
Sultan II. Murad Hân, genç yaştaki oğlundan hiç beklemediği bu suâller karşısında hayrete düşmekle beraber, gâyet memnun kalarak şu târihî nasîhatte bulundu:
“–Ey benim sevgili oğlum! Beni mesrûr eyledin. Kâinâtın ve bütün varlıkların kulluk eylediği yüce Rabbim, sana vermiş olduğu üstün meziyetleri ziyâdeleştirsin. Böyle büyük ve geniş mes’eleleri araştırma merâkını devâm ettirsin.
Ey oğlum! Kim ne derse desin, ben, hayatlarını doğruluk üzere geçirenlerin, bu dünyâdan ayrıldıkları zaman âhiret âleminin o hayâle sığmayan sonsuz nîmetlerine kavuşacaklarına inanıyorum. Bu inancımda en ufak bir şüphem yoktur. Bunun için yüce Allâh’ıma karşı yaptığım ibâdetleri, en samîmî bir şekilde can u gönülden yaparım. Ben bu çile ve ıztıraplar dünyâsında çektiklerimin karşılıklarının, Allâh tarafından, âhiret âleminde verileceğine inanıyor ve her hususta O’na ilticâ ediyorum. Ayrıca O’nun takdîrinin, yâni kaderinin benim için büyük bir safâ olduğunu düşünüyorum.
Ey oğlum! Her söylenene inanıp aldanmaktan uzak durmak, her ayrı durumun içyüzünü öğrenip düşünmek ve kendi hakîkî gerçeğine yaklaşmak gerek!
Nasıl ki bir yemiş, ancak olgunlaştığı zaman güzelce yenir; bunun gibi, insanlardan güngörmüş, bilgi ve tecrübesi yerinde olanlar da her zaman tercîhe şâyândırlar. Aksi hâlde olgun ve leziz üzüm salkımları dururken henüz olmamış bir koruğu yemek, aklın za’fiyetidir.
Ey oğlum! Ara sıra yüce ecdâdımı hatırlarım. Benden sonraki neslimizin âkıbeti hakkında düşüncelere dalarım. Elhamdülillâh bugüne kadar sevgi, hürmet ve bağlılık görerek geldik. Bugünden sonra da aynı şekilde devâm etmemizi arzularım. Nasıl doğup geldiysek, yine öylece gidelim isterim…
Şunu iyice bilesin ki, herhangi bir şeyin devâmı, yalnız kaba kuvvet, kılıç, kahramanlık ve ezici güç zoruyla mümkün değildir. Akıl, tedbîr, sabır, ileriyi görme, imtihan ve yorucu tecrübeler çok mühimdir. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, mahzurları da çoktur. İkinci yol da tek başına bir işe yaramaz. Büyük muvaffakıyetler için her ikisini de bir arada yürütmek gerek! Unutma ki, yüce ecdâdımızın büyük zaferleri, görünüşte kılıcın gölgesinde olmuşsa da, hakîkatte akıl, mantık ve muhabbet güçleriyle gerçekleşebilmiştir.
Ey oğlum! Bir an bile olsa sakın adâleti elinden bırakma! Çünkü yüce Allâh, âdildir ve âdil olanı sever. Sen bir bakıma O’nun yeryüzündeki halîfesisin. O, sana, kendi irâdesiyle birtakım lutuflarda bulunmuş ve seni kullarının başına serdâr eylemiştir; bunu unutma!..
Ey oğlum! Bu dünyâda üç türlü insan vardır:
Birinci grup, akıl ve fikirleri yerinde, istikbâli az-çok gören ve düşünen, hiçbir gayr-i tabiîlikleri olmayan kimselerdir.
İkincisi, hangi yolun doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak olan kimselerdir. Ancak bu duruma kendi istekleriyle değil, etraflarının tesiriyle düşmüşlerdir. Nasîhat edildiğinde doğru yola gelirler; hakîkati kabûl eder, söz dinlerler. Bununla birlikte, çoğu zaman da duyup işittiklerine uyarak yaşarlar.
Üçüncüsü ise, ne kendileri bir şeyden haberdardır, ne de yapılan îkaz ve nasîhatlere kulak asarlar. Sâdece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini zannederler. Bunlar en tehlikeli olanlardır.
Ey oğul! Yüce Allâh, eğer seni ilk sırada saydığım kimselerden yaratmışsa, sevinir, Cenâb-ı Hakk’a şükrederim. Yok eğer ikincilerden isen, sana yapılan nasîhat ve îkazlara kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncü gruba dâhil olmayasın! Onlar, hem Allâh’a, hem de insanlara karşı iyi bir durumda değildirler.
Ey oğul! Pâdişahlar, ellerinde terâzî tutmuş kimselere benzerler. Ancak asıl pâdişâh odur ki, elindeki terâzîyi doğru tuta! Sen pâdişâh olunca, terâzîyi doğru tutmanı tavsiye ederim. O zaman yüce Allâh da, senin hakkında hayır murâd eder. Seni sâlihlerden kılar. Her şey O’nun mâlûmudur…”
İşte baba ve oğulda müşâhede edilen fevkalâde bir firâset ve dirâyet…
II. Bâyezîd-i Velî’nin, vakfiye, külliye, şifâhâne ve diğer hayrât hizmetlerinin yanında, İslâmî ilimlere ve kültüre verdiği ehemmiyet de çok büyüktür. O’nun devri, Osmanlı kültür ve medeniyetinin temellerinin atıldığı bir zamandır. Meşhur İtalyan mîmar ve ressam Leonardo da Vinci, II. Bâyezîd’e mektup yazıp İstanbul’daki câmî ve diğer eserlerin plân ve projelerini bizzat yapmayı teklif edince, bu mektup Kubbealtı vezirleri arasında sevinç uyandırmıştı. Derin ve ince bir tasavvufî anlayışa sâhip olan II. Bâyezîd Hân ise, bu teklifi reddederek şöyle dedi:
“–Şâyet bunu kabûl edersek, ülkemizde üslûb ve rûh itibâriyle kilise mîmârîsinin mukallidi bir mîmârî hâkim olur, kendi İslâmî mîmârîmiz inkişâf edemez ve şahsiyet kazanamaz!”
İşte bu görüş, akıllı, firâsetli ve gönül ehli bir müslümanın ufkunu ifâde etmektedir. Zîrâ, II. Bâyezîd’in ardından İslâm toprakları nasıl yirmi dört milyon kilometrekareye ulaştıysa, aynı şekilde İslâm sanatı da zirveye tırmanmıştır. Bu anlayış sâyesinde İslâm’ın rûhu, hendeseye nakşedilmiş, değerini kıyâmete kadar koruyabilecek Selimiye,
Süleymâniye ve benzeri âbideler silsilesi meydana gelmiştir.
Hiç şüphesiz ki Filistin’in ilk mazlûmu, II. Abdülhamid Han’dır. O, Filistin mes’elesinde büyük bir hassâsiyet göstermiş ve yahûdîlerin ilk bakışta mâsumâne görünen arzu ve emellerine karşı basîret ve firâsetle tavır koymuştur. Abdülhamid Han, kendisinden, Osmanlı’nın bütün dış borçlarını ödeme mukâbilinde Filistin’den toprak vermesini isteyen Teodor Herzl’e:
“–Ben Filistin’den bir karış dahî toprak satmam! Zîrâ bu vatan bana değil, milletime âittir. Milletim ise, oraları kanlarını dökerek kazanmıştır. Şehîd kanları ile alınan vatan parçası, para ile satılamaz! Biliniz ki ben, sizin canlı bir beden üzerinde yapmayı planladığınız hâin ameliyata aslâ müsâade etmem!” demiş ve bu tehlikeyi bertarâf etmek için çok ciddî tedbirler almıştır.
Bugün olup bitenleri gördükçe II. Abdülhamid Hân’ın firâset ve dirâyetini daha iyi anlayabiliyoruz.
Filistin’de hâlâ çocuklara en çok konulan isimlerin başında “Abdülhamid” gelmektedir. Filistinliler; “Biz Abdülhamid’in yetimleriyiz.” diyerek onu hayırla yâd etmektedirler.
Hâsılı, firâset ve basîret, mü’min için elzem olan vasıflardandır.
Şâh el-Kirmânî şöyle der:
“Kim gözünü haramlardan korur, nefsini şehevâttan uzak tutar, bâtınını murâkabe, zâhirini de Sünnet’e ittibâ ile îmâr eder ve helâl lokmayla beslenirse, onun firâseti hiçbir zaman şaşmaz!”
