22. Nefs Tezkiyesi ve Kalb Tasfiyesi
İslâm şahsiyetini oluşturan güzel ahlâkın tahsîlinde, ilk önce atılması gereken adımlardan biri, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesidir. Bu tezkiye ve tasfiye, aynı zamanda beşerî âkıbetin felâket veya saâdet olarak gerçekleşmesinde en belirleyici faktördür.
Nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi için evvelâ ilâhî irâdeye râm olup şehevî ihtiraslara ve çirkin hâllere karşı koymaya çalışmak îcâb eder. Her mü’min, kendi kusur, noksanlık, acziyet, hiçlik ve câhilliğini idrâk ederek; Rabbini bütün azamet, kudret ve kemâliyle kavramalı ve fiillerine bu idrâk ile yön vermelidir. İşte bu yapılabildiği takdîrde, -Kur’ânî tâbirle- “kötülüğü şiddetle emreden nefs”200 mezmûm sıfatlardan arınıp makbûl bir hâle gelir.
Nefsi tezkiyeye çalışmak ve bu uğurda ciddî bir gayret ile seyr u sülûke girmek, ehemmiyetine ve zorluğuna binâen “en büyük cihâd” kabûl edilmiştir. Nitekim bu tâbiri Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, pek zorlu geçen Tebük Gazvesi’nden dönüşlerinde ifâde buyurmuşlardır. Bu gazvede ashâb-ı kirâm, bin kilometre gidip dönmüşlerdi. Yolculukta açlık, susuzluk gibi birçok çâresizlik içinde kalındı. Sahâbenin saçı sakalı birbirine karıştı, derileri kemiklerine yapıştı. Ashâb-ı kirâm bu hâlde iken Efendimiz:
“–Şimdi küçük cihâddan en büyük cihâda; nefsin hevâsı ile mücâhedeye dönüyoruz!”201 buyurdu.
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- muhtelif hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuştur:
“(Hakîkatte) mücâhid, nefsine karşı cihâd eden kimsedir.”
(Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 2/1621; Ahmed, VI, 20)
“Akıllı, nefsine hâkim olup onu hesâba çekerek ölüm ötesi için çalışan, ahmak da nefsini hevâsına tâbî kıldığı hâlde Allâh’tan (hayır) umandır.”
(Tirmizî, Kıyâmet, 25/2459; İbn-i Mâce, Zühd, 31)
“Ümmetim adına en çok korktuğum şey; nefislerinin hevâlarına uymalarıdır.”
(Süyûtî, I, 12)
Bu bakımdan, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın nebevî terbiyesi de nefse karşı verilecek amansız bir mücâdele sûretinde gerçekleşmiştir. Bu nebevî terbiye ile yetişen sahâbe-i kirâm, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi netîcesinde ham vasıflardan arınarak kâmil insan hüviyetine kavuşmuş, örnek bir nesil hâline gelmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz’in rahle-i tedrîsinde hamd, şükür ve zikir hâlini yaşayan, Efendimiz’e yakınlığı sâyesinde elde ettiği engin hadis bilgisine rağmen, rivâyetteki titizliği sebebiyle kendisinden ancak 848 hadîs intikâl eden İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın mânevî terbiyesi altında vâsıl olduğu hâlet-i rûhiyeyi şu şekilde ifâde etmiştir:
“Bize Allâh Rasûlü’nden öyle hâller in’ikâs etti ki, yenen lokmaların zikrini duyuyorduk.” (Bkz. Buhârî, Menâkıb, 25)
Mâzîsi itibâriyle bir “deve çobanı” olan İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh-, hidâyete kavuşup Rasûlullâh’ın mânevî terbiyesinden geçince gönlü deryâ hâline geldi, inceldi, derinleşti, kalbi ilâhî tecellîlere mâkes oldu. İşte meşhur Kûfe Mektebi bu şanlı sahâbînin eseridir. Dünyânın en büyük hukukçusu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe de bu mektepten yetişmiştir. O İmâm-ı Âzam ki, dünyanın en büyük hukukçuları olarak tanınan Solon ve Hammurabi, ona ancak bir çırak olabilir. Ebû Hanîfe’nin kurmuş olduğu Hanefî mezhebi devâm ettikçe İbn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- ne güzel bir sadaka-yı câriyeye nâil olacaktır. İşte o ve benzeri sahâbîler, bedenleri toprak olduktan sonra dahî mâzî olmayanlardır. Ümmet-i Muhammed’in kalblerinde saltanatları kıyâmete kadar devâm edecektir.
Peygamberlerin ve Hak dostlarının, insanların mânevî terbiyesinde rûh ve kalblere tesir maksadıyla kullandıkları en mühim vâsıtalardan biri de “sohbet”tir. Nefsini tezkiye, kalbini tasfiye etmiş bir kimsenin sözlerinde, yaşadığı hâlin duyguları yüklüdür. Bu duygularla ve ihlâsla söylenen sözler, muhâtabın kulağından kalbine yol bularak, hayırlı tesirler hâsıl eder, feyz ve rûhâniyetin sirâyetine vesîle olur.
Peygamber vârisi âlimler ve ârifler de, insanların menfî hâllerini düzeltmeden önce, sohbetin feyz ve bereketiyle onların kalblerini yumuşatarak ıslâha hazır hâle getirirler. Nefislerdeki öfke ve gazap fırtınalarını dindirerek nedâmetin tatlı meltemlerinin vücûd bulmasına zemîn hazırlarlar.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den silsile hâlinde mürşid-i kâmillerin gönlüne aktarılan feyz de, mü’minlere râbıta ve sohbet yoluyla intikâl eder. Bu sâyede Peygamber Efendimiz’in örnek şahsiyeti, mü’min gönüllere istîdâdı nisbetinde aksetmiş olur.
Sohbetler ne kadar ibâdet vecdiyle îfâ edilirse, o kadar tecellî husûle gelir. Sohbette kalbler muhâtaba göre ayarlanır. Zîrâ sohbet, âdeta muhâtaba mânevî bir reçete yazmak gibidir. Hâlis bir gönülle yapılan ve dinlenen sohbet, derûnî bir keşif hâlidir; zuhûrâtlar muhâtabın kalbî durumuna göre husûle gelir.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbını terbiye ve tezkiyede kullandığı en tesirli metodu da sohbet idi. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e:
“Sen öğüt verip hatırlat. Çünkü hatırlatmak, mü’minlere fayda verir.” (ez-Zâriyât, 55)
“…Zâten Sen, sâdece bir öğüt vericisin.” (el-Gâşiye, 21) buyurmaktadır.
“Sahâbî” ve “sohbet” kelimelerinin aynı kökten neş’et etmiş olmaları da câlib-i dikkattir. Ashâb-ı kirâm, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duydukları muhabbet, hürmet ve edep hissiyâtı içinde, mânevî sohbet ve terbiyeden murâd edilen istifâdenin en müşahhas ve mükemmel bir numûnesi olmuşlardır. Âdeta nâil oldukları bu istifâdenin şartını beyan sadedinde de, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbetinde büründükleri huzur ve edeb hâlini:
“–Sanki başımızın üzerinde bir kuş var da kıpırdasak uçuverecek zannederdik.” şeklinde ifâde etmişlerdir. (Bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 23-24/4753; İbn-i Mâce, Cenâiz, 37; İbn-i Sa’d, I, 424)
İşte Allâh Rasûlü’nün sohbet meclisleri böyle bir vecd içinde idi. O konuşurken etrâfındakiler O’nu öyle bir hasret ve can kulağıyla dinlerdi ki, üzerlerinde huzur ve vecd hâli müşâhede edilirdi. O’ndan ashâbına akseden edep ve hayâ o derecede idi ki, ashâb-ı güzîn, Allâh Rasûlü’ne suâl sormayı bile -çoğu zaman- cür’et telâkkî ederlerdi. Bu yüzden ashâb, çölden bir bedevî gelip Hazret-i Peygamber’e suâller sorarak sohbete vesîle olsa da, biz de O’nun feyz ve rûhâniyetinden istifâde etsek, diye beklerlerdi.
Mâzîsi câhiliyye insanı olan ashâb-ı kirâm, hidâyet bulup Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in feyizli sohbeti ve mânevî terbiyesiyle nefislerini tezkiye, kalblerini de tasfiye ettikleri anda, dünyânın en mümtaz insanları hâline geldiler. Onların, dilden dile dolaşan ve gönüllerde yer eden fazîlet menkıbeleri devirleri ve diyarları aştı.
İşte İslâm şahsiyetinin teşekkülünde bu kadar mühim bir mevkii bulunan nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi; öncelikle küfür, cehâlet, kötü hisler, yanlış îtikadlar ve fenâ huylardan temizlenmektir. Yâni dîn-i mübîne aykırı her türlü îtikâdî, ahlâkî ve amelî yanlışlıklardan arınmaktır. Kalbi temizleyip kötülüklerden koruduktan sonra da, îman, ilim, irfan, hikmet, hayırlı duygular, güzel huylar gibi takvâ hasletleriyle terbiye ve tezyîn ederek onu rûhâniyetle doldurmaktır.
İnsanoğlu bu âleme kulluk imtihânı için geldiğinden, ölüm ânına kadar nefs denen ve bin bir menfîlik ihtivâ eden bir illete mübtelâdır. O, velâyetin en üst derecelerine de yükselse; dünyâ, nefs ve şeytan üçlüsünün dâimî bir hîle, vesvese ve tuzaklarıyla her an karşı karşıyadır. Zâten kulluğun kıymeti de, bu tehlikeleri bertarâf edip şu fânî âlemin cezbedici aldatmacalarından sıyrılarak takvâya bürünmek ve netîcesinde Hakk’a yönelmekle başlar.
Mevlânâ Hazretleri insanın iç dünyâsındaki med-cezirleri şöyle ifâde eder:
“Nefs sâhibi olan kimse, Mûsâ -aleyhisselâm- gibidir. Teni ise onun Firavun’udur. Nefs sâhibi bir kimse, kendi dâhilindeki nefsi bırakır da düşman nerede diye hâriçte aranır durur.”
“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsâ da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devâm ediyorlar! Bu sebeple birbirine düşman bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!”
Yine Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur.”
“Bedenine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor.”
“Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin.”
Hakîkaten nefs, terbiye edildiğinde insanı, mahlûkât içerisinde en mükerrem bir mevkîye yüceltebilen, terbiye edilmediği takdirde ise bunun zıddına esfel-i sâfilîne düşürebilen, iki vecheli bir vâsıtadır. Âdeta iki ağızlı bir bıçak hükmündedir.
Mânevî irşad ve kontrolden mahrum her nefs, hakîkatleri gafletle örten acı bir mahrûmiyet perdesidir. Ancak insan, nefs engeline rağmen mezmûm ahlâktan kurtulup nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye edebildiği takdirde, Hakk’a ve hayra yöneliş için nefs gibi bir engele mâruz bulunmayan melekleri bile geçebilir. Zîrâ bir netîcenin şerefi, ona ulaşmak için bertarâf edilen güçlükler nisbetindedir.
Dolayısıyla, insan fıtratında var olan kötülük işleme meyillerini (fücûr) terbiye edip takvâ tohumlarını yeşertmek için nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesi zarûrîdir. Bunun için her insan, istîdâd ve iktidârı nisbetinde Cenâb-ı Hakk’ı bilmek ve bu bilgiyi irfân hâline getirerek, amel-i sâlihlerle Allâh Teâlâ’yı tesbîh ve tekrîm etmekle mükelleftir. İşte “kulluk” da budur. Bu kulluk keyfiyetinin hedefine varması ise, insanın nefs engelini aşarak ulvî duygularla dolması demek olan nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesine bağlıdır.
Nefs tezkiyesi, Cenâb-ı Hakk’ın üst üste yemin ederek dikkat çektiği mühim bir husustur. Nitekim Şems Sûresi’nde buyrulur:
“Zât-ı ulûhiyyetim hakkı için; Güneş’e ve onun kuşluk vaktindeki aydınlığına, Güneş’i tâkip ettiğinde Ay’a, onu açığa çıkarttığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu binâ edene, yere ve onu yayıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de kötülük ve iyiliklerini (fücûr ve takvâsını) ilhâm edene YEMİN OLSUN Kİ;
Nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlakâ kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 1-10)
Cenâb-ı Hakk’ın yemin etmesi, üzerine yemin edilen varlıkların kıymet ve şereflerini bildirmekle beraber, aslında o yeminden sonra ifâde edilen ilâhî beyânın, azamet ve ehemmiyetini göstermek içindir. Bu âyetlerdeki yeminlerde de durum böyledir. Ancak şu farkla:
Cenâb-ı Hak, bu âyet-i kerîmelerde üst üste tam on bir defa yemin etmekte, ardından bir de mânâyı daha çok kuvvetlendirmesi için “rónb” (mutlakâ) edatını kullanmakta ve ancak bu güçlü te’kîd ve te’yîdlerden sonra bildirmektedir ki:
“Nefsini arındırıp temizleyen kimse, mutlakâ kurtuluşa erecek; aksine onu günah ve mâsiyetlerle kirleten kimse de muhakkak hüsrâna uğrayacaktır!..”
Câlib-i dikkattir ki, Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak, nefs tezkiyesinden başka hiçbir hususta, bu şekilde üst üste on bir defa yemin etmemektedir. Bu gerçek, insanın kurtuluşu için nefs tezkiyesinin ne kadar mühim ve zarûrî olduğunu ifâdeye kâfîdir.
Tasavvufta tezkiye, nefsin isteklerini azaltarak onun beden üzerindeki hâkimiyetini kırmak ve bu sûretle rûhun hükümranlığına imkân sağlamaktır. Bu da ancak nefse karşı irâdeyi güçlendirecek olan riyâzât yoluyla, yâni yiyip içme, uyuma ve konuşmada îtidâle riâyet gibi usûllerle sağlanabilir. Bundan dolayıdır ki, tasavvufta nefsi dizginlemenin usûlü; kıllet-i taam (az yemek), kıllet-i menâm (az uyumak) ve kıllet-i kelâm (az konuşmak)’tır, denilegelmiştir. Çünkü bunlar riyâzât ile nefse hâkimiyetin ilk adımlarıdır. Fakat her hususta olduğu gibi, bu usûlleri tatbîk ederken de îtidâli elden bırakmamak gerekir. Çünkü beden, Allâh’ın insanlara bir emânetidir.
Zâten nefs, kendisine karşı girişilen mücâhede ile ölmez, ancak kontrol altına alınabilir. Matlûb olan da nefsi yok etmek değil, onu aşırılıklardan sakındırıp arzu ve temâyüllerini ilâhî rızâya muvâfık düsturlarla tahdîd ve terbiye edebilmektir.
Nefsi arındırmanın yanında diğer mühim bir husus da, kalbin saf ve berrak bir hâle getirilmesidir. Aslî cevheri itibâriyle kalb, bu âlemde “nazargâh-ı İlâhî”dir. Yâni Cenâb-ı Hakk’ın nazarlarının tecellî mekânı olmak gibi bir şerefe mazhardır. Ancak nasıl ki bir sarayın tahtında sultandan gayrısının oturması mümkün değilse, vücut mülkünün sarayı hükmündeki kalbin de, Allâh’tan gayrı her şeyden, yâni nefsânî düşüncelerden, çirkin temâyüllerden ve mâsivâdan arındırılıp temizlenmesi gerekir. Aksi hâlde kalb, ilâhî lutuflara kapanır. Fakat bu, Allâh’tan başkasına muhabbet beslenemeyeceği mânâsına gelmez. Gerçi, nefsini tezkiye ve kalbini tasfiye edip de kalb-i selîmin zirvelerine ulaşanlar, mâsivâ muhabbetinden âzâde olmuşlardır. Ancak diğer insanlar, derece derece mal, evlât vs. muhabbetlerini kalblerinden tamamıyla silmeye muvaffak olamazlar. Esâsen bu nevî muhabbetler, belirli bir sınırı aşmadığı müddetçe meşrûdur.
Kalb tasfiyesinin ehemmiyetini kavramak için kalbin maddî ve mânevî hayattaki mevkiine bakmak kâfîdir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kalbin hayâtî ehemmiyetini şöyle ifâde buyurmuştur:
“…İnsan bedeninde bir et parçası vardır. O sağlam ve sâlih olursa beden bütünüyle iyi, o kötü olursa beden de tamamıyla kötü olur. Dikkat ediniz ki o, kalbdir.” (Buhârî, Îmân, 39)
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, bir çuvalın dibindeki deliği kapatmadan içini doldurmaya çalışmanın beyhûde bir gayret olduğunu ifâde eder. Bunun gibi amellerin de ancak tasfiye edilmiş bir kalb ile yapıldığı takdîrde kişinin saâdetine vesîle olabileceği âşikârdır. Zîrâ ameller niyetlere bağlıdır. Niyet ise, kalbin amellerinden biridir. Bu münâsebetle niyetin tashîhi ve ihlâsla tezyîni şarttır.
Bu keyfiyet ise, ancak erbâbınca icrâ olunacak kalbî terbiye neticesinde elde edilen bir hâldir. Hak dostlarının kalb eğitiminde hedefledikleri nokta, kalbin sürekli Allâh ile beraber olma şuuruna (ihsâna) erişmesi ve böylece diri kalb vasfına kavuşmasıdır. Kalbin bu kıvâma ulaşması için mâsivâdan, yâni Allâh’ın dışındaki her şeyden arınmış olması zarûrîdir.
Bu kıvâma ulaşan kalb, ince ve derin hakîkatlere âşinâ olur. Kalb, kesâfetten kurtulup letâfete büründüğü nisbette de ilâhî esmâ ve esrârın mâkesi hâline gelir. Böylece Cenâb-ı Hakk’ın kalb yoluyla bilinmesi demek olan mârifetullâh hâsıl olur. Bu ise, ilmin irfân hâline gelmesi demektir.
Allâh’ın huzûruna ancak selîm kalble, yâni tasfiye edilip bütün mânevî hastalıklardan arındırılarak içi ilâhî muhabbetle doldurulmuş tertemiz bir gönülle çıkanlar kurtuluşa erebileceklerdir. Bunu Cenâb-ı Hak şöyle bildirir:
“O gün ne mal fayda verir, ne de evlât. Ancak Allâh’a kalb-i selîm (tertemiz bir kalb) ile gelenler müstesnâ.” (eş-Şuarâ, 88-89)
Mânevî tezkiye ve tasfiye netîcesinde selîm ve münîb bir kalbe ve mutmain bir nefse sâhip olabilmek için riâyet edilmesi gereken birtakım şartlar vardır. Onların başlıcaları şunlardır:
a. Helâl gıdâ
b. İstiğfar ve duâ
c. Kur’ân okumak ve ahkâmına tâbî olmak
d. İbâdetleri huşû ile edâ etmek
e. İnfak
f. Geceleri ihyâ etmek
g. Zikrullâh ve murâkabe
h. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e muhabbet ve salevât-ı şerîfeye devâm etmek
ı. Tefekkür-i mevt
i. Sâlih ve sâdıklarla beraber olmak
j. Güzel ahlâk sâhibi olmak
Bütün bu şartlar üzerinde ciddiyetle durulup, gayretle yaşanması netîcesinde elde edilen kalb-i selîm, mâsivâdan arınmış ve mücellâ bir ayna gibi Hakk’ın cemâlî sıfatlarının tecellîgâhı hâline gelmiştir. Hak Teâlâ, kulunun kalbinde cemâlî sıfatlarının tecellîlerini görünce onu sever ve ondan râzı olur.
Rabbimiz, her şeyin yaratıcısı ve sâhibidir. Bu sebeple O, bütün mahlûkâttan müstağnîdir. O’na götürülebilecek hiçbir kıymetli hediye yoktur ki O’nun sonsuz hazinesinde bulunmasın. O, hüsn-i mutlaktır; bütün iyilik ve güzelliklerin menşeidir. Bu yüzden varlıklar içinde en güzel ve en kıymetli şey, Cenâb-ı Hakk’ın esmâ-i hüsnâsına, yâni güzel isimlerine ayna olabilecek kadar saf ve berrak bir “kalb”dir. Dolayısıyla Rabbimize takdîm edilmeye en lâyık hediye de, Yüce Mevlâmızın bizden istediği “kalb-i selîm”dir.
