İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, mescidin minberinde Mute Harbi’nin bütün safhalarını anbean ashâb-ı kirâma aktarıyordu. Muhârebe meydanı gözlerinin önünde idi. Orada ardı ardına gerçekleşen şehâdetleri, ashâb-ı kirâmın bir taraftan düşman, bir taraftan da şeytan ve nefisleriyle yaptıkları mücâdelelerini mağmûm ve mahzun bir şekilde şöyle bildiriyordu:

“Zeyd bin Hârise sancağı eline aldı. Şeytan hemen onun yanına geldi. Hayâtı ve dünyâyı ona sevimli, ölümü de çirkin ve sevimsiz gösterdi. Zeyd ise:

«–Bu an, mü’minlerin kalblerinde îmânı sağlamlaştıracakları bir zamandır! Sen ise bana dünyâyı sevdirmek istiyorsun!» dedi ve ilerledi. Çarpışmaya girişti ve nihâyet şehîd oldu.

Onun için Allâh’tan af ve mağfiret dileyiniz.”

Sonra da şöyle devâm etti:

“O şimdi cennete girdi, orada koşup duruyor! Sonra sancağı Câfer aldı. Şeytan hemen onun yanına vardı. Hayâtı ve dünyâyı ona sevimli, ölümü de çirkin ve sevimsiz göstermek istedi. Câfer ise:

«–Bu an, mü’minlerin kalblerinde îmânı sağlamlaştırma zamânıdır!» dedi ve ilerledi. Düşman ordusuna saldırdı, çarpıştı ve nihâyet o da şehîd oldu. Ben onun şehîd olduğuna şehâdet ederim.”202

Daha sonra:

“Kardeşiniz için Allâh’tan mağfiret dileyiniz. O şehîd olarak cennete girdi. Şimdi o, cennette yâkuttan iki kanat ile dilediği gibi uçuyor.” buyurdu.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Câfer’den sonra sancağı Abdullâh bin Revâha aldı!” dedikten sonra bir müddet sustu. Ensâr’ın benizleri sararıp soldu. Zîrâ Abdullâh bin Revâha’nın, Allâh ve Rasûlü’nün hoşuna gitmeyecek bir şey yaptığını düşünmeye başladılar. O sırada Hazret-i Abdullâh ise sancağı alıp atının üzerinde düşmana doğru ilerlerken, bir yandan da serkeş nefsini dize getirmek için uğraşıyordu:

“–Ey nefsim! Ben seni kendime boyun eğdireceğim diye yemin ettim. Sen buna, ya kendiliğinden râzı olursun, ya da sana bunu zorla kabûl ettiririm! Görüyorum ki sen, cennetten pek hoşlanmıyorsun! Sen, beden kırbası içinde bir damla su durumunda olmaktan başka nesin ki? Ey nefsim! Sen şimdi öldürülmezsen ölmeyecek misin ki? Eğer o iki kişinin yaptığını yapar da şehîdliği tercih edersen, doğru bir iş yapmış olursun! Eğer gecikirsen bedbaht olursun!”

Bu esnâda parmağından yaralanan Abdullâh -radıyallâhu anh-, atından indi, yaralı parmağını ayağının altına alarak:

“–Sen ancak kanayan bir parmak değil misin? Bu kazâya da Allâh yolunda uğramış bulunuyorsun!” mânâsına gelen bir şiir okudu ve elini hızla çekip sarkmakta olan parmağını kopardı. Ardından da savaşmaya devâm etti. Bir taraftan düşmana karşı küçük cihâdda bulunurken, diğer taraftan da nefsine karşı büyük cihâda devâm ediyordu:

“–Ey nefsim! Eğer endişen, hanımından mahrum kalmaktan ileri geliyorsa, işte onu üç talâkla tamâmen boşadım gitti. Eğer kölelerinden uzak kalmak ise onları da âzâd ettim. Yok eğer bahçe ve bostanından mahrum kalmaktan ise onları da Allâh ve Rasûlü’ne bırakarak infâk etmiş bulunuyorum.”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- savaş sahnelerini nakletmeye devâm etti:

“Abdullâh bin Revâha cesâretini topladı, elinde sancak olduğu hâlde düşmanlarla çarpıştı ve şehîd oldu. (O tereddüdü sebebiyle) îtirazlı olarak cennete girdi. Onun için de Allâh’tan af ve mağfiret dileyiniz!” buyurdu.

Abdullâh -radıyallâhu anh-’ın cennete îtirazlı olarak girişi Ensâr’ın çok ağırına gitti:

“–Yâ Rasûlallâh! Onun îtirâzı ne idi?” diye sordular.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

“–Kendisi yaralandığı zaman düşmanla çarpışmaktan çekindi. Sonra nefsini kınadı, cesâretini topladı ve şehîd oldu! Cennete girdi. Onlar bana cennette altın tahtlar üzerinde gösterildi. Abdullâh’ın tahtının arkadaşlarınınkinden daha aşağıda ve eğri olduğunu gördüm. Sebebini sorduğumda:

«–Abdullâh çarpışmaya giderken bâzı tereddütler geçirdikten sonra çarpışmaya gitmişti!» denildi.”

Hazret-i Abdullâh’ın netîcede şehîd olup cennete girişi, Ensâr’ı sevindirip yüreklerini ferahlattı.

Bunları nakleden Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gönüllerinin mahzunluğu arttı ve mübârek gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülmeye başladı. Ardından:

“Şimdi sancağı Allâh’ın kılıçlarından bir kılıç eline aldı. Netîcede Allâh mücâhidlere fethi müyesser kıldı.” buyurdu. (Bkz. Buhârî, Meğâzî, 44; Ahmed, V, 299; III, 113; İbn-i Hişâm, III, 433-436; Vâkıdî, II, 762; İbn-i Sa’d, III, 46, 530; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, III, 237)

Demek ki nefs ve şeytan, ölünceye kadar insanın peşini bırakmamaktadır. O hâlde dâimâ uyanık ve mücâhede hâlinde olmak, bir de Rabbimizin muhâfazasına sığınmak îcâb eder. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!” (el-Hicr, 99)

Evliyâullâhın büyüklerinden Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri, zahirî ilmin kemâline vardıktan sonra “hîçlik hâli”ni elde edebilmek, yâni benlik ve nefsin desîselerinden korunmak, kalbini Hak’tan uzaklaştıran her şeyden muhâfaza edebilmek için uzun bir müddet Bağdad harâbelerine çekilmişti.

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sirruh-, intisâbının ilk yıllarında, nefsini terbiye edip gurur ve kibrin zıddı olan “hîçlik hâli”ne ulaşmak için, hasta ve muzdarip insanlara, sâhipsiz, yaralı hayvanlara hizmet etmiş, onlara sâhip çıkmış, hattâ insanların geçeceği yolları temizleyerek tam yedi sene kâbına varılmaz bir hizmet hayâtı yaşamıştır.

İşte nefs tezkiyesinin zorluğu ve bunun karşılığında lutfedilen muazzam mükâfât…

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, zamanındaki bütün ilimlerin zirvesinde olduğu hâlde, Rabbine yakınlığa nâil olabilmek için uzun bir müddet “hîçlik hâli”nde, yâni bütün nefsânî arzulardan vazgeçmiş bir vaziyette yaşamıştır.

İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, ilmin zirvesindeki hâlini şöyle anlatır:

“Aklî ve şer’î ilimlerle iştigaldeydim. Çok talebelerim vardı. Hâlimi düşündüm. Gördüm ki, çeşitli iptilâlar ile sarılmışım. İlimdeki niyetimi düşündüm. Hâlis, Allâh rızâsı için olmayıp, makam sevdâları ve şöhretlerle karışık buldum. Yakînen anladım ki, helâk edici bir girdaptayım, uçurumun kenarındayım. Kendi kendime:

«Haydi çabuk ol, artık ömründen çok az bir kısım kaldı. Kazandığın ilim hakîkate ve tatbikâta geçmez ise, bir aldatmacadan ibârettir. Şimdi gereksiz alâkaları kesmez, engelleri kaldırmaz isen, sonun ne olacak?» dedim.

O zaman bir hâl oldu. Dünyâ ve dünyâcılardan kaçmak ile, dünyâ arzuları ve âhiret isteği arasında hayret vâdisinde altı ay şaşkın, inler ve ağlar bir hâlde kaldım. Kalbim muzdarib oldu. Aczimi gördüm ve anladım. İrâde ve ihtiyârımın tamâmen elimden çıktığını seyrettim. Devâsız derde, çâresiz hastalığa dûçâr olan bir kimse gibi, Allâh’a yalvararak ve sızlanarak ilticâ ve tazarrûda bulundum. Nihâyet:

«…Darda kalan

kimse duâ ettiği zaman, onun duâsını kabûl edip fenâlığı kaldıran…» (en-Neml, 62) âyetinde buyrulduğu gibi, Allâh Teâlâ duâmı kabul edip kalbimi uyandırdı. İçimdeki mal ve makam arzusu kaldırıldı. Hepsinden yüz çevirdim. Zikir, uzlet, halvet, mücâhede, riyâzat, nefsin tezkiyesi ve ahlâkın mükemmelleşmesi ile meşgul oldum. İlm-i yakîn ile bildim ki, Allâh’a kavuşanlar ve hidâyet yolunun yolcusu olanlar, bilhassa tasavvuf ehli olan büyüklerdir. En güzel sîret ve ahlâk onlardadır. Zîrâ onların zâhir ve bâtınlarındaki hâller, peygamberlik nûrundan alınmıştır. Yeryüzünde de peygamberlik nûrunun ötesinde bir nûr yoktur.” (Bkz. Gazâlî, el-Münkızu mine’d-Dalâl, İst. 1994, s. 35-39)

Belh Sultânı İbrâhim bin Edhem’in nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesine meyletmesi, şöyle bir ihtar neticesinde gerçekleşmiştir:

Bir gece yarısı İbrâhim bin Edhem, tahtının üzerinde uyuyakalmıştı. Birden sarayının damında müthiş bir gürültü-patırtı koptu. Bağrışıp çağrışmalar gittikçe çoğaldı ve en nihâyet sultânı uyandırdı.

Sultan İbrâhim bin Edhem, hızla yerinden doğrularak dama doğru haykırdı:

“–Kim var orada? Gecenin bu saatinde damda ne yapıyorsunuz?”

Derinden bir cevap geldi:

“–Kaybolan devemizi arıyoruz sultânım!”

İbrâhim bin Edhem hiddetle seslendi:

“–Damda deve aranır mı bre gâfiller?!.”

Ancak bu seferki cevap çok mânidar bir irşad mâhiyetindeydi:

“–Ey İbrâhim! Sen damda deve aranmayacağını biliyorsun da, sırtındaki ipekli elbiseler, başındaki tâc, elindeki kırbaç ve oturduğun tahtla Hakk’ı arayıp bulamayacağını bilmiyor musun?!.”

Bu hâdise, İbrâhim bin Edhem’in rûhunda uzun zamandır başlamış bulunan mânevî med-cezirleri iyice sıklaştırdı. Onu kararsız ve şaşkın bir hâlde bıraktı. Fakat sultan, yine de eski hayâtından tamamen kopamadı.

Ancak İbrâhim bin Edhem’in avcılık tiryâkiliği sebebiyle artık mûtad hâle getirdiği  bir av esnâsında karşılaştığı ikinci mânevî îkaz, onu hakîkî bir Hak yolcusu eyledi. Bu av mâcerâsı şu şekilde vukû bulmuştur:

İbrâhim bin Edhem Hazretleri, bir gün ava çıkmıştı. Bir ceylanın arkasından koştu. O kadar ki, askerlerinden tamamen uzaklaştı. Atı kan-ter içinde kalmıştı. Fakat İbrâhim bin Edhem, ceylanı avlamakta kararlı olduğu için bu koşturmacadan vazgeçmedi. Tam ceylanı köşeye sıkıştırmıştı ki, o narin ve güzel hayvan dile gelip:

“–Ey İbrâhim! Sen bunun için mi yaratıldın? Allâh seni, beni avlaman için mi yoktan var etti? Hem beni avlasan ne kazanacaksın? Bir cana kıymaktan başka ne elde edeceksin?” dedi.

İbrâhim bin Edhem, bu sözleri duyunca, yüreğine öyle bir kor düştü ki, o anda kendisini atından yere attı. Sahrâlara doğru koşmaya başladı. Bir müddet sonra etrafına baktığında, o büyük sahrâda bir çobandan başkasını göremedi. Hemen yanına gidip yalvardı:

“–Ne olursun, şu üzerimdeki mücevherleri, padişahlık elbiselerimi, silâhlarımı ve atımı benden al da senin giydiğin abayı ver bana! Kimseye de bir şey söyleme!” dedi.

Çobanın şaşkın bakışları arasında abayı giydi ve gözden kayboldu. Çoban onun arkasından; «Pâdişâhımız delirmiş olmalı!» diyordu. Oysa İbrâhim bin Edhem, delirmemiş, bilâkis aklı başına gelmişti. O, ceylan avına çıkmış, ancak Allâh Teâlâ, onu bir ceylan ile avlamıştı.

Nefsin, mücâhedeye girmeksizin ve üstelik her istediğini yaparak dizginlenmesi ve temizlenmesi mümkün değildir. Onu, Rabbimizin istediği bir kıvâma getirerek âhirette selâmete erebilmek için mutlakâ ciddî bir gayrete ihtiyaç vardır. Bu gayret ve mücâhedeye de vakit geçirmeden hemen başlamak îcâb eder. Zîrâ ecel, insanı her an yakalayabilir!..

Hak dostlarından Necmeddîn-i Kübrâ Hazretleri, talebeleriyle birlikte sâlih bir zâtın cenâzesine iştirâk eder. Mevtâya telkinde bulunulduğu sırada Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri, tebessüm eder. Talebeleri, hocalarının böyle bir anda tebessüm etmesine hayret edip bunun hikmetini sorarlar. Hazret açıklamak istemez. Fakat ısrâr edilince şöyle der:

“–Telkin veren kimsenin kalbi gâfil; mezara giren mevtânın kalbi ise dipdiri. Gâfil birinin, kalben diri olana telkin vermesine taaccüb ettim.”

Nefsini tezkiye, kalbini de tasfiye eden bir mü’min, öldükten sonra da yaşamaya devâm eder. Bunu yapmayanların ise daha hayattayken bile bir ölüden farkları yoktur.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, birkısım arkadaşlarıyla birlikte, Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri’ni ziyâret için yola çıkmışlardı. Aylarca süren bir yolculuktan sonra nihâyet Dehli’ye (Cihânâbâd’a) vardılar. Bu yolculuğun bir sene sürdüğü rivâyet edilir. Derhâl Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri’nin huzûruna varmak için can atan Mevlânâ Hâlid, arkadaşlarıyla beraber doğruca şeyhin dergâhına gitti. Kendilerine kapıyı açan dervişe, yanındakiler:

“–Süleymâniye, Şam ve Bağdad âlimlerinden el-Hâc Mevlânâ Hâlid Ziyâuddin, refikleri ile beraber Hazret-i Pîr’i ziyârete geldiler.” dediler.

Bu gelişten zaten mânen haberdâr olan Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri:

“–Hâlid kalsın! Diğerleri bir müddet misâfirlikten sonra memleketlerine dönsünler!..” buyurdu.

Emir yerine getirildi. Ardından ikinci bir emir geldi:

“–Hâlid, dergâhtaki abdesthânelerin temizliğine başlasın!”

Ancak bu şekilde talebeliğe kabûl edilen ve daha Şeyh Hazretleri’yle bile görüşemeyen Mevlânâ Hâlid, bütün İslâm âlemini saran şöhretine ve deryâ misâli engin ilmine rağmen, hiçbir îtirazda bulunmadı. Eline kovasını, süpürgesini alarak hemen hizmete başladı.

Bu temizlik için gereken suyu, dergâha uzak bir mesâfede bulunan kuyudan te’min ederdi. Suyu doldurur ve kalın bir sopanın ucuna bağlayıp omuzunda taşırdı. Bu iş için her gün defâlarca kuyu ile dergâh arasında gidip gelirdi. Dergâhı temizler ve abdest sularını hazırlardı. Böylece nefsini terbiye yolunda büyük bir azim ve gayret içinde bulunurdu. Şâyet nefsi, yaptığı hizmetlerden dolayı herhangi bir isteksizlik veya serzenişte bulunacak olsa, derhâl tevbe ve istiğfâr ederdi. Bu şekilde aylar geçti.

Bir gün, helâ taşlarını temizleme işinde bir hayli yorulmuştu. Nefsi, o an Mevlânâ Hâlid’i zayıf bulup gönlüne birtakım vesveseler vermeye başladı:

“–Ey Bağdad ve Şam diyarlarının eşsiz ilim deryâsı! Ey ağniyâ iklîminin Mevlânâ Hâlid’i! Deli mi, velî mi olduğu belirsiz bir kişinin sözüyle kalktın nice yollar aşarak tâ buralara kadar geldin. Hani aradığını buldun mu? Baksana ortada ne şeyh var, ne seyr u sülûk! Aylardır, gece gündüz sana helâ temizletmekten başka ne yaptılar? Bu muydu senin aradığın ledünnî ilim?..”

Bu tehlikeli iğvâ karşısında dehşetle irkilen Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, nefsinin, gözüne çekmek istediği gaflet perdesini derhâl ihlâs sâikasıyla parçalayıp nefsini şöyle îkâz etti:

“–Ey nefsim! Şâyet mübârek hocamın verdiği şu şerefli vazîfeyi minnet bilmeyip bir lahza imtinâ edecek olursan, sana yerleri süpürge ile değil, sakalımla süpürtürüm!..”

Onun bu hâlini Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri, uzaktan tebessümle seyrediyordu. Bu hâdiseyle birlikte nefsinin son hamlelerini de bertarâf eden Mevlânâ Hâlid’in kovasını ve süpürgesini artık meleklerin taşımaya başladığını gördü. Ayrıca o âna kadar su taşımaktan yara olmuş omuzlarından semâya doğru uzanan bir nur parıldamaya başlamıştı. Buna son derece memnûn olan Hazret-i Pîr, bu müstesnâ talebesini yanına çağırdı:

“–Oğlum Hâlid! İlimde eşsiz bir mertebeye ulaşmıştın. Ancak onu mâneviyatla tezyîn etmen gerekliydi. Bunun için de nefs terbiyesi ve gönül tasfiyesine ihtiyâcın zarûriydi. Yoksa nefsin seni gurur ve kibir bataklığına sürükleyip helâk edecekti. Elhamdülillâh ki, şu an nefsini ayaklar altına alarak kemâlâtın zirvesine tırmandın. Artık işini melekler görür oldu.” dedi ve ekledi:

“–Evlâdım! Kendilerine intisâb etmiş olduğumuz seyyidlerimiz, şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifete ermiş kimselerdir. Şimdi sen, bir müceddid olarak onların bir halkası oldun. Artık bütün iklîmlerin irşâdı seni bekliyor! Allâh Teâlâ himmetini âlî eylesin!”203

Tezkiye edilmemiş ham bir nefsin ve tasfiye edilmemiş bulanık bir kalbin, ne kadar bilgili olursa olsun, insanları irşâd etmesi mümkün değildir. Ancak bu iki mühim şartı yerine getirdikten sonra insan mânen istifâde etmeye ve edilmeye hazır hâle gelebilir.

Muhammed Muhyiddîn Üftâde Hazretleri, kendisine intisâb eden talebesi Azîz Mahmûd’un, şa’şaalı bir kadılık vazîfesinden gelmiş olmasından dolayı, ona ilk önce hîçliğini hissettirme yolunu tercîh etmiş ve onu Bursa çarşısında ciğer sattırmaktan başka, dergâhtaki abdesthânelerin temizliği hizmetine de me’mur kılmıştır. Bu nefs terbiyesi netîcesinde Kadı Mahmûd, pâdişahlara yön verecek bir kemâlâta nail olarak bizzat hocası tarafından “Hüdâyî” ismiyle vasıflandırılmıştır.

Bir adam, Hüdâyî Hazretleri’nin simyâ204 ilmine vâkıf olduğunu duyarak Hazret-i Pîr’e geldi ve:

“–Efendim! Sizin simyâ ilmine vâkıf olduğunuzu duydum, ne buyurursunuz?” dedi.

Hüdâyî Hazretleri hiçbir şey söylemeden yakınındaki asma dalından üç yaprak kopardı ve üzerlerine üfledi. Allâh’ın izniyle yapraklar, birer altın varak hâline geldi.

Hâdiseyi şaşkınlıkla seyreden adamcağız, hemen aynı şeyi yaptıysa da buna muvaffak olamadı. Hüdâyî Hazretleri şöyle buyurdu:

“–Oğlum! Bilesin ki simyâ ilmini öğrenmek, nefsini simyâ etmekten ibârettir…”

Hayattan ve kulluktan maksat, hârikalar ve kerâmetlere sâhip olmak değil, nefsi tezkiye, kalbi tasfiye yoluyla ham vasıftan kurtularak kâmil bir mü’min hâline gelebilmektir.

Büyük şâir ve mütefekkir Muhammed İkbâl, bir şiirinde, nefsi tezkiye ederek kalbi aşkla doldurmanın ehemmiyetini ne güzel anlatır:

Bir gece, kütüphanemde bir güvenin, pervâneye şöyle dediğini duydum:

“–İbn-i Sînâ’nın kitapları içine yerleştim. Fârâbî’nin eserlerini gördüm. (Onların bitmek bilmeyen kuru satırları ve o satırlardaki solgun harflerin arasında gezindim ve onları kemirdim. Bu meyanda Fârâbî’nin fazîletler şehri mânâsına gelen el-Medînetü’l-Fâzıla’sını sokak sokak, cadde cadde dolaştım. Fakat) bu hayâtın felsefesini bir türlü anlayamadım. Kâbuslu çıkmaz sokakların hazin bir yolcusu oldum. Bir güneşim yok ki, günlerimi aydınlatsın…”

Güvenin bu feryâdına mukâbil, pervâne, güveye yanık kanatlarını gösterdi:

“–Bak!” dedi. “Ben bu aşk için kanatlarımı yaktım.” Sonra da şöyle devâm etti:

“–Hayâtı daha canlı kılan, çırpınış ve muhabbetlerdir; hayâtı kanatlandıran da aşktır!..”

Yâni pervâne, güveye yanık kanatlarını göstererek hâl lisanı ile:

“–Sen bu felsefenin çıkmaz sokaklarında helâk olmaktan kendini kurtar! Mesnevî’nin aşk, vecd ve feyz dolu mânâ deryasından nasiplenerek vuslata kanatlan!..” demekteydi.

İşte nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye için, bir mâneviyât güneşinin etrâfında pervâne misâli derin bir muhabbet ve aşkla dönmek, üstün bir gayret ve hizmet ömrü yaşamak îcâb eder.

Mâhir İz Hocaefendi, kalbî derinlikten mahrum kalan bir ilmin noksan olduğunu ve bu noksanlığı bertarâf etmenin yegâne çâresinin de mânevî irşâd görmek olduğunu anlamış ve ömrünün son senelerinde mânevî terbiye yoluna sülûk etmiştir. O, bu hâlini şöyle ifâde eder:

“İlmin kıyl ü kâlini dâimâ bir noktada toplamak mümkün olmadığından, hiçbir zaman ilmî tedkikten geri kalmamakla beraber; asıl hakîkate vâkıf olmanın, ancak ehlinin irşâdı sâyesinde mümkün olabileceğine inanırım. İşte bu sebeptendir ki, yakaza dışı bir işâretle, irâde merdivenimi, mârifet semâsına mîrâc için feyz-i Sâmî’ye rabteyledim.”205

Mârifet semâsına kanat açabilmek için; irâde, muhabbet ve hizmet merdivenlerini bir mârifet güneşine dayayıp o basamakları gayretle tırmanmak îcâb eder.

Hâsılı, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye, ömür boyu fâsılasız devâm edilmesi gereken bir ameliyedir. Mü’min, nefsine karşı dâimâ uyanık bulunmalı, hiçbir zaman kemâle erdiğini düşünmemeli, nefsin hîle ve desîselerine mağlûb olmamalıdır. Mevlânâ Hazretleri, bu hususta şu îkazlarda bulunur:

“Bu alçak nefs, seni fânî bir kazanca sevk etmek ister. Ne vakte kadar o fânî kazançla oyalanacaksın, şimdiye kadar oyalandığın yeter.”

“Nefs, salâha dâir sana tâze tâze vaatler verdiği hâlde binlerce defâ o vaatleri, o tevbeleri bozar.”

“Ömür, bin sene bile sana mühlet verse, nefsin her gün yeni bir bahâne bulur.”

 “Eğer o alçak nefs, senden mânevî bir kazanç, yâni sâlih ameller isterse, sakın aldanma ki o talebin arkasında o düşman nefsin bir hîlesi vardır.”

“Nefsin sağ elinde tesbîh ile Kur’ân vardır, lâkin yeninde hançerle kılıç saklıdır.”

Nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesini zarûrî gören tasavvuf, nihâyeti olmayan bir ummandır. Bütün kâinâtı içine alan bir ilm-i ilâhîdir. O, lâyıkıyla târif edilemez, ancak herkes nasîbine, anlayışına, derecesine göre ondan söz eder.

Tasavvuf ehli; güzel ahlâk sâhibi, sehâvet, merhamet, nezâket, tevâzû gibi ulvî sıfatlarla muttasıf kimselerdir. Onlar, herkesle geçimli olup, basîret ve teennî ile ileriyi görürler. Her hareketleri, Kur’ân-ı Kerîm’in ahkâmına ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ahlâk, âdâb ve ef‘âline uygundur. Onlar, Allâh Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’ni ve Habîb-i Edîbi’ni canlarından, mal, mülk ve evlâtlarından daha fazla severler.

Cenâb-ı Hak, bizlere bu muhtevâda bir kulluk hayâtı yaşamayı ve ömür sermâyemizi râzı olacağı en güzel bir sûrette kullanabilmeyi ihsân eylesin!..

Yâ Rabbî! Gönüllerimizi îman muhabbetiyle tezyîn eyle! Bizleri, küfür ve isyânın çirkinliğini görerek bunlardan gereği gibi sakınanlardan eyle! Nebevî ahlâk ile ahlâklanarak canlı bir Kur’ân hâline gelebilmeyi ve ihsân kıvâmında fazîlet timsâli bir hayat yaşamayı cümlemize nasîb eyle! Muhabbetinden gönüllerimize hisseler ihsân eyle! Bizleri, Sen’in kerem ve muhabbetinle dolu “Kullarım!” hitâbına ve Habîb’inin de “Kardeşlerim!” iltifâtına lâyık eyle! Arkamızdan bize duâ edecek ve iki cihanda da göz nûru olacak hayırlı nesiller yetiştirebilmeyi lutfeyle!..

Yâ Rabbî! Vatanımızı, milletimizi Kur’ân’sızlık, îmansızlık ve ahlâksızlıktan muhâfaza buyur! Şu fânî âlemde, Kur’ân-ı Kerîm’in gerçek ihtişâmına bürünerek bir cennet hayâtı yaşamayı ve feyizli Kur’ân neslinin devâmına medâr olacak hizmetlerde bulunabilmeyi cümlemize nasîb eyle!..

Âmîn!..