İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Fazîlet Tabloları

Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anhümâ- şöyle anlatır:

Kızı (Zeynep), Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e:

“–Oğlum ölmek üzeredir, lütfen bize kadar geliniz.” diye haber gönderdi. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:

“–Alan da veren de Allâh’tır. O’nun katında her şeyin belli bir vakti vardır. Sabretsin ve ecrini Allâh’tan beklesin!” buyurarak kızına selâm gönderdi.

Bunun üzerine kızı, Allâh Rasûlü’ne:

“–Ne olur, mutlakâ gelsin diye tekrar haber yolladı.”

Bu defa Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yanında Sa’d bin Ubâde, Muâz bin Cebel, Übey bin Kâ’b, Zeyd bin Sâbit ve başka bâzı sahâbîler olduğu hâlde, kalkıp kızının evine gitti. Çocuğu Hazret-i Peygamber’e verdiler, kucağına aldı. Yavrucak nefes almakta güçlük çekiyordu. Rasûlullâh’ın mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Durumu gören Sa’d bin Ubâde:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü, bu ne hâldir?” dedi. Allâh Rasûlü de:

“–Bu, Allâh’ın, kullarından dilediğinin kalbine koyduğu merhamet duygusudur. Zâten Allâh, ancak merhametli kullarına rahmet eder.” buyurdu. (Buhârî, Cenâiz 33, Eymân 9, Merdâ 9; Müslim, Cenâiz 9, 11)

Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kızına gönderdiği ilk selâm ve yaptığı tavsiyeler, tam mânâsıyla başa gelene rızâ göstermektir. Asıl mârifet, o acılı anda kadere rızâ göstererek teslîm olmaktır. İkinci hâli de, bâzı sahâbîlerin ilk anda zannettikleri gibi, Efendimiz’in yasakladığı şekilde kadere isyân ile bağıra çağıra ve üst-baş yırtarak ağlamak değil, Allâh’ın kullarına lutfettiği merhamet hissinin bir tezâhürüdür.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, rızâ hâlindeki bir mü’minin mükâfâtını şöyle bildirir:

“Bir kulun çocuğu vefât ettiğinde Allâh Teâlâ meleklerine:

 «–Kulumun çocuğunun rûhunu mu aldınız!» buyurur. Melekler:

«–Evet yâ Rabbî.» derler. Allâh Teâlâ:

«–Onun gönül meyvesini mi kopardınız?» buyurur. Melekler:

«–Evet yâ Rabbî.» derler. Hak Teâlâ:

«–Peki kulum ne dedi?» buyurur. Melekler:

«–O Sana hamd etti ve:

 

“…Biz Allâh’a âidiz ve yine O’na döneceğiz.”

(el-Bakara, 156) diyerek yalnız Sana ilticâ etti.» derler. Bunun üzerine Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

«–Kulum için cennette bir ev inşâ edin ve ismini de “Beytü’l-Hamd: Hamd Evi” koyun.»”

(Tirmizî, Cenâiz, 36/1021)

Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:

“Kul hastalanınca, Allâh Teâlâ ona iki melek gönderir ve onlara:

«–Gidin bakın, kulum yardımcılarına ne diyor bir dinleyin!» diye emreder.

Eğer o kul, melekler geldiği zaman Allâh’a hamd ediyor ve senâda bulunuyor ise, onlar kulun bu hâlini, her şeyi (zâten) en iyi bilmekte olan Allâh’a yükseltirler. (Meleklerini sırf kulunun ameline şâhid olsunlar diye gönderen) Allâh Teâlâ:

«–Kulumun rûhunu kabzedersem, onu cennete koymak, kulumun üzerimdeki hakkı olmuştur. Şâyet şifâ verirsem, onun etini daha hayırlı bir etle, kanını daha hayırlı bir kanla değiştirmek ve günahlarını da affetmek, üzerimde hakkı olmuştur.» buyurur.” (Muvatta, Ayn, 5)

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- anlatıyor:

Bir gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbına:

“–Şu kelimeleri kim benden alıp onlarla amel edecek ve (buna ilâveten) onlarla amel edecek olana öğretecek?” buyurdular. Ben hemen atılıp:

“–Ben, ey Allâh’ın Rasûlü!” dedim.

Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- elimden tuttu ve şu beş şeyi saydı:

“- Haramlardan sakınırsan, Allâh’ın en âbid kulu olursun!

- Allâh’ın sana olan taksîmine râzı olursan, (kanaatta) insanların en zengini olursun!

- Komşuna ihsanda bulun ki (kâmil bir) mü’min olasın.

- Kendin için istediğini, başkaları için de iste ki (kâmil bir) müslüman olasın!

- Fazla gülme! Çünkü fazla gülmek kalbi öldürür.” (Tirmizî, Zühd, 2/2305; İbn-i Mâce, Zühd, 24)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Ebû Bekir -radıyallâhu anh- oturuyorlardı. Hazret-i Ebû Bekir’in üzerinde eski bir abâ (elbise) vardı. Öyle ki, elbisenin uçlarını göğsünün üstünde ağaç çöpleriyle birbirine tutturmuştu.

Bu esnâda Cebrâîl -aleyhisselâm- nüzûl etti. Peygamber Efendimiz’e Allâh Teâlâ’nın selâmını bildirdi ve:

“–Yâ Rasûlallâh! Ebû Bekir’in bu hâli nedir? Eski bir elbise giymiş, uçlarını da ağaç çöpleriyle tutturmuş!” dedi.

Âlemlerin Efendisi:

“–Ey Cibrîl! O, malını Fetih’ten önce Allâh’ın dîni uğruna harcadı, onun için bu hâldedir.” buyurdu. Bunun üzerine Cebrâîl    -aleyhisselâm-:

“–Ona Allâh Teâlâ’nın selâmını bildir. De ki: Rabbin sana soruyor; «Şu fakr u zarûret içinde bulunman sebebiyle Ben’den râzı mısın, yoksa hâlinden şikâyetçi misin?»”

Allâh Rasûlü, dostu Ebû Bekir’e dönerek:

“–Ey Ebû Bekir! İşte Cibrîl burada, sana Allâh Teâlâ’dan selâm getirdi. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki; «Şu fakr u zarûret içinde bulunman sebebiyle Ben’den râzı mısın, yoksa hâlinden şikâyetçi misin?»”

Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bu iltifât-ı ilâhî karşısında sevincinden ne yapacağını bilemedi. Âdeta dili tutuldu. Bir müddet ağladı, ağladı… Sonra da:

“–Rabbimden mi şikâyetçi olacağım?!. Ben Rabbimden râzıyım, ben Rabbimden râzıyım, ben Rabbimden râzıyım.” dedi. (Ebû Nuaym, Hilye, VII, 105; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 249-250)

Rivâyete göre Yûnus -aleyhisselâm-, bir defasında Hazret-i Cebrâîl’e:

“–Bana yeryüzünün en âbid kimsesini gösterir misin?” dedi.

O da, bir adam gösterdi ki, elleri ve ayakları cüzzamdan dolayı çürümüş bir vaziyetteydi ve gözünü de kaybetmişti. Fakat şöyle demekteydi:

“Ey Allâh’ım! Bana bu eller ve ayaklar vâsıtasıyla ne vermiş isen, ancak Sen verdin. Neden uzaklaştırmış isen de, ancak Sen uzaklaştırdın. Ey Allâh’ım! Benim içimde sâdece bir arzu bıraktın ki, o da yalnızca Sana vuslat arzusudur.”

Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalığının en şiddetli günlerini yaşıyordu. Hanımı Rahîme Hâtun:

“–Sen bir peygambersin! Allâh Teâlâ’dan sıhhat ve âfiyet istesen de bu dertlerden kurtulsan!” dedi. Eyyûb -aleyhisselâm-:

“–Sıhhat ve âfiyetle geçen günlerimiz ne kadardı?” diye sordu. Rahîme Hâtun:

“–Seksen yıl idi.” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb -aleyhisselâm-:

“–Ey Rahîme! Cenâb-ı Hak bana seksen sene sıhhatli bir ömür ihsân etti. Hastalık müddetim sıhhatle geçen ömrüme nazaran çok az. Hâl böyleyken Cenâb-ı Mevlâ’ya hâlimi şikâyet etmekten hayâ ederim. Allâh Teâlâ, bizlere nîmetler verirken (râzı oluyoruz da), O’ndan gelen belâlara niçin sabretmeyeyim?! Ben Rabbimden râzıyım!” dedi.

Eyyûb -aleyhisselâm-’ın bu tavrı, rızânın en güzel misâlini sergiler. Eyyûb -aleyhisselâm-, bütün musîbet ve sıkıntılarına rağmen, hâlinden şikâyetçi duruma düşmemek ve takdîre rızâda kusur göstermemek için, hastalığını Cenâb-ı Hakk’a arz etmekten, kendisi için sıhhat ve âfiyet dilemekten bile çekinmiştir. Nihâyet zevcesinin ısrarları karşısında sâdece:

“…(Rabbim!) Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin!..” (el-Enbiyâ, 83)

diye niyazda bulunmuştur.

Bu duâ üzerine Allâh Teâlâ, kullukta dâim olanlara bir rahmet hâtırası olmak üzere onun derdini gidermiş, hastalığına şifâ vermiş ve kendisine yeniden mal ve evlâtlar lutfetmiştir. Cenâb-ı Hak sabır, şükür ve hâle rızâ makâmında zirveleşen Eyyûb -aleyhisselâm- için: “…: O ne güzel kuldu!..” (Sâd, 44) iltifâtında bulunmuştur.

Hazret-i Mevlânâ, hakîkî muhabbet ve dostluğun, dosttan gelen ezâ ve cefâyı dahî hoş karşılamakla, ona rızâ ve teslîmiyet göstermekle mümkün olabileceğini aşağıdaki hikâyede şöyle anlatır:

“Bir efendiye, ziyârete gelen yakın dostları hediye olarak kavun getirmişlerdi. O da sevdiği, gönüldaşı, derin duygulu sâdık hizmetkârı Lokmân’ı çağırttı.

Lokmân gelince, efendisi kavundan bir dilim kesip, ona ikrâm etti. Lokmân o dilimi sanki bal gibi, şeker gibi âfiyetle yedi. Öyle hoşlanarak öyle zevkle yemişti ki, onu görenlerin de iştahları kabarıyor, ona âdeta imreniyorlardı. Efendisi ona ikinci bir dilim daha verdi. Zîrâ efendisi, sâdık hizmetkârı Lokmân’ın duyduğu bu lezzet karşısında huzur buluyordu. Derken kavundan son bir dilim kaldı. O zaman efendisi:

“–Bunu da ben yiyeyim de, ne kadar tatlı bir kavun olduğunu anlayayım!” dedi. Fakat efendisi o dilimi yer yemez, kavunun acılığından ağzını bir ateş kapladı. Dili uçukladı, boğazı yandı. Kavunun acılığından kendinden geçti. Bunun üzerine Lokmân’a:

“–Ey benim canım hizmetkârım! Ey benim cihânım!” dedi. “Böyle bir zehri, nasıl oldu da tatlı tatlı yedin? Böyle bir kahrı, nasıl oldu da lutuf saydın? Bu ne sabırdır? Kim bilir, şimdiye kadar ne acılara katlandın da yüzünü ekşitmeden sabrettin? Yoksa sen tatlı canına düşman mısın? Neden bir şey söylemedin? Neden; «Beni mâzur görün, şimdi yiyemem!» demedin?”

Lokmân dedi ki:

“–Ben, efendimizin elinden o kadar tatlı yemekler yedim, maddî mânevî o kadar nâdide gıdalar aldım ki, size bunlar için mukâbelede bulunamadığımdan dolayı utancımdan iki büklüm olmuşumdur. Elinizle sunduğunuz bir şeye, nasıl olur da; «Bu acıdır, yenilemez.» diyebilirim?! Hem, sizin elinizle gelen her acı bana tatlı gelir. Çünkü bedenimin her hücresi, sizin nîmetlerinizle perverde olmuştur.”

Sonra Lokmân, heyecan ve muhabbet dolu sözlerle içini dökmeye şöyle devâm etti:

“–Efendim! Sizden gelen bir acıdan feryâd edersem, başıma yüzlerce defa toprak saçılsın. Lutufkâr elinin tadı, bu kavunda nasıl acılık bırakır? Muhabbetten acılar tatlılaşır, muhabbet yüzünden bakırlar altın olur. Muhabbet ile tortular durulur, arınır. Muhabbetten, dermansız dertler şifâ bulur. Muhabbetten ölüler dirilir. Muhabbet yüzünden pâdişahlar kul olur. Muhabbetten zindanlar gül bahçelerine döner. Muhabbet yüzünden karanlık evler aydınlanır. Muhabbet yüzünden nâr, nûr olur. Muhabbet yüzünden, çirkinler bile hûri kesilir. Muhabbetten kederler, üzüntüler neşe olur, sevinç olur. Yoldan çıkaranlar, yol kesenler, muhabbet sâyesinde yol gösterici bir saâdet rehberi olur. Muhabbet yüzünden hastalıklar, sıhhat ve âfiyete çevrilir. Muhabbetten kahırlar rahmet olur.”

İşte Allâh’a muhabbetin en bâriz alâmeti, gerçek bir rızâ hâlidir.

Ömer bin Abdülazîz -rahmetullâhi aleyh- kendisine:

“–Neyi seversin?” diye soranlara:

“–Benim sevincim, yalnız mukadderâttadır. Ben Allâh Teâlâ’nın hükmünü severim…” derdi.

Bir efendi ile kölesi arasında geçen şu mükâleme, ne kadar ibretlidir:

Adamın birisi bir köle satın almıştı. Köle, takvâ sâhibi, sâlih bir mü’min idi. Efendisi onu alıp evine götürünce, aralarında şöyle bir konuşma geçti:

Efendi:

“–Benim evimde neler yemek istersin?”

Köle:

“–Ne verirsen onu.”

“–Nasıl elbiseler giymek istersin?”

“–Ne giydirirsen onu.”

“–Evimin hangi odasında kalmak istersin?”

“–Hangi odada kalmamı istersen orada.”

“–Evimin hangi işlerini yapmak istersin?”

“–Hangi işleri yapmamı istersen onları.”

Bu son cevâbın ardından, efendi bir müddet tefekküre daldı ve gözlerinden süzülen yaşları silerken şöyle dedi:

“–Keşke ben de Rabbime böyle teslîm olabilseydim. O zaman ne mutlu olurdum!..”

Bu arada köle dedi ki:

“–Ey benim efendim! Efendisinin yanında, kölenin irâde ve ihtiyârı olur mu?..”

Bunun üzerine efendi:

“–Seni âzâd ediyorum. Allâh için hürsün. Fakat, benim yanımda kalmanı da arzu ediyorum. Tâ ki canım ve malımla sana hizmet edeyim…” dedi.

Kim ki Allâh’ı hakkıyla tanır, O’na gerçek bir muhabbetle teslîm olur, O’nun kendisi için takdîr ettiği hâle rızâ gösterirse, onda ne irâde kalır ne de ihtiyâr. O artık yalnız şöyle der:

“–Allâh’tan istekte bulunmak benim neyime?!.”142

Hak dostlarından Sünbül Sinan Efendi, bir gün mürîdânına sordu:

“–Farz-ı muhal, Cenâb-ı Hak bu kâinâtın sevk u idâresini size vermiş olsaydı, ne yapardınız?”

Böyle bir suâl ile hiç karşılaşmamış olan mürîdler, şaşırmakla beraber, Hazret-i Pîr’e cevap vermeme nezâketsizliğinde bulunmamak için, muhtelif mütâlaalar serdettiler:

“–Efendim, dünyâ üzerinde bir tek kâfir bırakmazdım!”

“–Bütün kötülükleri yok ederdim!”

“–İçki içenleri helâk ederdim!” gibi devâm edip giden cevaplar verdiler.

İçlerinde biri ise cevap vermeden susuyordu. Hazret-i Pîr’in dikkatini çekti ve ona bakarak:

“–Evlâdım! Ya sen ne yapardın?” dedi.

Edebinden yüzü kızaran mürîd, büyük bir mahviyet içinde:

“–Efendim! Allâh Teâlâ’nın bu kâinâtı sevk u idâresinde -hâşâ- bir noksanlık mı var ki, ben farklı bir şey yapabileyim? Kâinâttaki ilâhî tanzîm, tasavvurların ötesinde bir kudret akışı içinde devâm ederken, benim âciz, kısıtlı, mahdûd akıl ve irâdemle; «Şunu şöyle yapardım, bunu böyle yapardım!» demek ne haddime!..” dedi ve utancından gözlerini yere indirdi.

Hazret-i Pîr ise, bu ârifâne cevaptan son derece memnûn kaldı. Mütebessim ve nurlu çehresiyle mürîdini derûnî nazarlarıyla süzerek:

“–İşte şimdi iş, merkezini buldu!..” dedi.

Bundan sonra o mürîdin adı “Merkez Efendi” olarak kaldı ve asıl ismi olan Mûsâ Muslihiddîn unutuldu.

Hâsılı, hâle rızâ; Allâh’a muhabbet ve îtimâdın bir tezâhürüdür. Allâh’ın verdiğine râzı olmak, ancak hasetten, kıskançlıktan ve cehâletten kurtularak mârifete erişmiş kulların elde edebileceği yüksek bir makamdır.

Allâh Teâlâ, kulunun iyiliğini, ondan daha iyi bilir. Bu sebeple en selâmetli yol, ilâhî takdîre râzı olmak ve her hâlükârda şükredebilmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak şu îkazda bulunur:

“…Hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olabilir. Yine sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allâh bilir, siz bilemezsiniz.” (el-Bakara, 216)