8. İhsân ve Murâkabe Hâli
Mü’minin sürekli ilâhî murâkabe altında, yâni bir nevî ilâhî kameralar gözetiminde bulunduğu şuur ve idrâkinin kalbde sabitleşmesini ifâde eden ihsân hâli, Allâh’a yakın kulların ruh mîrâcıdır.
Cenâb-ı Hakk’ın, kullarının her hareketini görmekte olduğu ve zamanı geldiğinde onları hesâba çekeceği, âyet-i kerîmelerde şöyle beyân edilmektedir:
“Onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlakâ anlatacağız. Biz onlardan gâip değiliz. (Yâni onlardan uzak ve habersiz değiliz, her şeye şâhidiz.)” (el-A’râf, 7)
“(Münâfıklar) Allâh’ın, gizlediklerini de fısıldadıklarını da bilmekte olduğunu ve (yine) Allâh’ın, bütün bilinmeyenleri en iyi şekilde bildiğini hâlâ öğrenemediler mi?” (et-Tevbe, 78)
“(Lokmân, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tânesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yâhut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allâh onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allâh, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Lokmân, 16)
Günlük hayâtımızda bir çift gözün kendisini gördüğünü sezen bir insan, nice yanlış söz ve davranıştan el çekiyor. Üstelik ona cezâ veremeyecek bir çift cılız göz karşısında… Aynı şekilde ihsân hâli üzere yaşayan mü’min kişi, Allâh Teâlâ’nın kendisini gördüğünü ve düşündüğü, konuştuğu, yaptığı her şeyi bildiğini idrâk eder.
İhsânın diğer bir mânâsı da herhangi bir iş ve davranışı en mükemmel ölçüler dâhilinde îfâ etmektir.
Son nefese hazırlıkta mühim hususlardan biri de, ihsân duygusunu kalbde sâbitleyebilmektir. Yâni Cenâb-ı Hak ile her an kalbî beraberliği sağlamak ve kendini dâimâ ilâhî müşâhede altında hissetmektir. Bu kalbî beraberliği sağlayabilmek, ancak Cenâb-ı Hakk’ı çok çok zikretmekle mümkün olur.
İhsân ve murâkabe hâline ulaşmada ikinci adım ise Cenâb-ı Hakk’ın şu beyanlarını tefekkür etmektir:
“…Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir…” (el-Hadîd, 4)
“…Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 16)
“…Şunu iyi bilin ki Allâh, insan ile kalbi arasına girer…” (el-Enfâl, 24)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta:
“Îmânın en üstün mertebesi, nerede olursan ol, Allâh’ın seninle beraber olduğunu bilmendir.” buyurmuştur. (Heysemî, I, 60)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in, gece-gündüz, dar vakitte-rahat zamanda, savaşta-barışta dâimâ “ihsân” hâli üzere bulunduğunda en ufak bir şüphe yoktur. Her an zikir üzere bulunması, her hareketinde yaptığı duâ ve münâcâtları, devâm ettiği nâfile ibâdetleri, geceleri ayakları şişinceye kadar namaz kılması, hakları îfâ husûsundaki titizliği, dâimâ adâlet ve hakkı tevzî hâlinde olması gibi fazîletler O’nun sâhip olduğu derin ihsân şuurunun en kuvvetli delilleridir.
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, ihsân hâlinin kendilerine nasıl tebliğ ve tâlim edildiğini de gösteren ve “Cibrîl Hadîsi” diye meşhur olan şu vâkıayı nakleder:
Bir gün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş gibi bir hâli olmayan ve içimizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber Efendimiz’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Allâh Rasûlü’nün dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve:
“–Ey Muhammed! İslâm nedir?” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–İslâm, Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı (tastamam) vermen, Ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir.” buyurdu. Adam:
“–Doğru söyledin.” dedi.
Onun hem sorup hem de tasdîk etmesi tuhafımıza gitti.
Adam bu sefer de:
“–Peki îman nedir?” diye sordu.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Allâh’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine îmân etmendir.” buyurdu. Adam tekrar:
“–Doğru söyledin.” diye tasdîk etti ve:
“–Peki ihsân nedir, onu da anlat.” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–İhsân, Allâh’a, O’nu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni mutlakâ görüyor.” buyurdu. Adam yine:
“–Doğru söyledin.” dedi, sonra da:
“–Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sordu. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir.” cevâbını verdi. Adam:
“–O hâlde alâmetlerini haber ver.” dedi.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Annelerin, kendilerine câriye muâmelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başı açık, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binâlar yapma husûsunda birbirleriyle yarışmalarıdır.”146 buyurdu.
Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:
“–Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben:
“–Allâh ve Rasûlü bilir.” dedim.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–O Cebrâîl idi, size dîninizi öğretmeye geldi.” buyurdu. (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân 37; Tirmizî, Îmân, 4; Ebû Dâvûd, Sünnet, 16)
Âlimlerimiz, bu hadîs-i şerîfin, sünnetin esâsı olduğunu söylemişlerdir. Demek ki İslâm ve îmanda kemâle erebilmek; ihsân kıvâmına ulaşmaya bağlıdır. İhsân hâline ulaşamamış bir mü’minin dîni eksik kalmış demektir. Böyle bir îman, kendi hayâtiyetini bile devâm ettirmesi mümkün olmayan meyvesiz ağaca benzer. Bir müddet sonra kuruması kuvvetle muhtemeldir.
Bu hadîs-i şerîf, ihsân duygusunu mü’minlerin gönüllerine sâbitlemeyi hedefleyen tasavvufun da, îman ve İslâm’ın özü olup, onlardan farklı telâkkî edilemeyeceği hakîkatinin en bâriz bir ifâdesidir.
Aslında kulun en büyük saâdeti, Rabbi ile beraber olabilmesidir. Zîrâ Kâinâtın Hâlıkı, kulu ile her an beraber olmayı arzu ediyor ve şöyle buyuruyor:
“Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her an) Allâh’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin tefekkür ederler; «Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen’i tesbîh ederiz; bizi cehennem azâbından koru!» (derler).” (Âl-i İmrân, 191)
Lâkin kalbe bağlı olmayan ve nefsânî arzulara mağlup bir akıl, Cenâb-ı Hak ile beraber olabilmenin lezzetini idrâkten âcizdir. Yâni en büyük fazîlet ve saâdetten gâfildir.
İbâdetlerden zevk ve lezzet almak, onlardan yorulmamak, ancak ihsân duygusu ile mümkündür. Gönlünde ihsân duygusu bulunmayan kimse, namaz kılsa yorulur; namaz ona ağır gelir. Zenginse; zekât ve sadaka vermekten, imkânlarını muhtaçlara infâk etmekten çekinir. Çünkü ilâhî murâkabeden uzak olduğu için, îmânın lezzetini alamamıştır. Bu bakımdan denilebilir ki; dosdoğru kılınacak namaz, gönülden verilecek zekât ve sadaka, muhabbetle tutulacak oruç, aşkla yapılacak hac, havf ve recâ arasında bulunan kalb-i selîm, güzel ahlâk ve sâir bütün güzellikler, hep ihsân hâlinin bereketidir.
