Fazîlet Tabloları
Abdullâh bin Mesûd -radıyallâhu anh- der ki:
Biz bir yolculukta Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile beraber idik. Efendimiz bir ihtiyacı için yanımızdan ayrıldı. O sırada bir kuş gördük, iki tane de yavrusu vardı. Biz yavrularını aldık, kuş ise aşağı yukarı çıkıp inerek çırpınmaya başladı. Rasûl-i Ekrem Efendimiz geldiğinde bu hâli gördü ve şöyle buyurdu:
“–Kim bu zavallının yavrusunu alarak ona eziyet etti, çabuk yavrusunu geri verin!” (Ebû Dâvûd, Cihâd 112/2675, Edeb 163-164)
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün ashâbıyla birlikte otururken elinde üzeri sarılı bir şey bulunan bir adam gelerek Efendimiz’e şöyle dedi:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü, Sen’i görünce buraya geldim. Gelirken bir ağaç kümesinin yanına uğradım. Orada bir kuşun yavrularının seslerini işittim de hemen onları alıp elbisemin arasına sardım. Derken anneleri gelip başımın üzerinde dönmeye başladı. Neticede ben yavrularının üzerini açtım, anne kuş gelip onların üzerine kondu. Ben tekrar üzerlerini örttüm. Şimdi onlar işte buradadır.”
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Onları hemen bırak!” diye emretti. Adam da bıraktı. Ana kuş, kaçıp uzaklaşmak yerine yavrularının başında durdu, onları terk etmedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü ashâbına sordu:
“–Şu annenin yavrularına şefkatine hayret ediyorsunuz değil mi?”
“–Evet yâ Rasûlallâh!” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:
“–Beni hak ile gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, Allâh’ın kullarına karşı rahmeti, şu anne kuşun yavrularına karşı taşıdığı şefkatten daha fazladır. Onları götür, aldığın yere koy, anneleri de beraber olsun!” buyurdu. Sahâbî de onları derhâl yerlerine götürdü. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 1/3089)
Bir keresinde Hazret-i Âişe vâlidemiz hırçın bir deveye binmişti. Hayvanı sâkinleştirmek için onu sert bir şekilde ileri geri götürmeye başladı. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Âişe’ye:
“–Hayvana yumuşak davran! Çünkü yumuşaklık nerede bulunursa orayı güzelleştirir. Yumuşaklığın bulunmadığı her davranış çirkindir.” buyurdu. (Müslim, Birr, 78, 79)
Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm-, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsının bâzen çok küçük bir şeyde olabileceğini şu misalle ne güzel anlatmaktadır:
“Vaktiyle bir adam yolda giderken çok susadı. Bir kuyu buldu, içine indi su içti ve dışarı çıktı. Bir de ne görsün; bir köpek, dili bir karış dışarıda soluyor ve susuzluktan nemli toprağı yalayıp duruyordu. Adam kendi kendine:
«–Bu köpek de tıpkı benim gibi pek susamış!» deyip kendi içinde bir vicdan muhâsebesi yaptı. Hemen kuyuya indi, ayakkabısını su ile doldurdu, onu ağzına alarak yukarıya çıktı ve köpeği suladı. Adamın bu hareketinden Allâh Teâlâ hoşnud oldu ve onu bağışladı.”
Sahâbîler:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Bizim için hayvanlardan dolayı da sevap var mı?” dediler. Rasûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Her canlı sebebiyle sevap vardır.” buyurdu. (Buhârî, Şürb, 9; Müslim, Selâm, 153)
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ensâr’dan bir kimsenin bahçesine uğramış, orada bir deve görmüştü. Deve, Peygamber Efendimiz’i görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Efendimiz, devenin yanına gitti, kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. Deve sâkinleşti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber:
“–Bu deve kimindir?” diye sordu. Medîneli bir delikanlı yaklaştı ve:
“–Bu deve benimdir ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi. Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“–Sana lutfettiği şu hayvan hakkında Allâh’tan korkmuyor musun? O senin, kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549)
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- hayvanlar üzerindeyken gereksiz yere muhabbete dalarak onlara eziyet eden kimseleri de şöyle îkâz etmiştir:
“Hayvanlarınızın sırtını minberler olarak kullanmaktan sakının! Zîrâ tek başınıza güçlükle gidebileceğiniz bir yere sizi götürmeleri için Allâh onları emrinize verdi. Arzı da sizin (duracak yeriniz) kıldı, öyleyse ihtiyaçlarınızı arz üzerinde (yâni hayvanların sırtından inerek yerde, toprak üzerinde)
görün.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 55/2567)
Bir gün Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sabahın ilk saatlerinde ihtiyacını görmek için dışarı çıktı. Mescidin kapısına çökertilmiş bir deve gördü. Peygamber Efendimiz günün son saatlerinde yine oradan geçti; deve yine aynı vaziyette duruyordu. Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Bu devenin sâhibi nerede?” diye sordu.
Devenin sâhibini aradılar, fakat bulamadılar. Devenin aç, susuz bırakılmasına çok üzüldüğü anlaşılan Allâh Rasûlü şöyle buyurdu:
“Allâh’tan korkunuz da, derdini anlatamayan bu zavallı hayvanlara haksızlık etmeyiniz. Onlara güçlü, kuvvetli ve semiz oldukları hâlde bininiz.”
(Ahmed, IV, 181)
Sehl bin Amr -radıyallâhu anh- diyor ki:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- karnı sırtına yapışmış (böğürleri çökmüş) bir devenin yanından geçerken şöyle buyurdu:
“Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allâh’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548)
Peygamber Efendimiz koyun kesen bir adam görmüştü. Adam, kesmek üzere koyunu yere yatırdıktan sonra bıçağını bilemeye çalışıyordu. Bu katı ve duygusuz davranış karşısında Rasûl-i Ekrem Efendimiz adamı şöyle îkâz etti:
“–Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını, onu yere yatırmadan önce bilesen olmaz mıydı?” (Hâkim, IV, 257, 260/7570)
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dağlanarak yüzüne damga vurulmuş bir merkebin yanından geçti. Bunun üzerine:
“Bu hayvanın yüzünü dağlayana Allâh lânet etsin!” buyurdu. (Müslim, Libâs, 107)
Bir defâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’ye gitmek üzere ihramlı olarak Medîne’den çıkmıştı. Üsâye mevkiine geldi. Burası Ruveyse ile Arc arasında bir yer idi. Burada, gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan gördü. Âlemlerin Efendisi, ashâbından bir şahsa, herkes geçinceye kadar ceylanın yanında bekleyip kimseye hayvanı tedirgin ve rahatsız ettirmemesini emretti. (Muvatta, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78)
Peygamberimiz ve ashâbı, fethetmek üzere Mekke’ye doğru ilerlerken hayvanlara muâmele husûsunda muhteşem bir tablo daha sergilemişlerdi. Bu tavır, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakış tarzının da bir ifâdesidir. Âlemlerin Efendisi, on bin kişilik muhteşem ordusuyla Arc mevkiinden hareket edip Talûb’a doğru giderken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş ve onları emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu kelp ve yavrularının başına nöbetçi dikti. Anne kelbin ve yavrularının İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi husûsunda tembihte bulundu. (Vâkıdî, II, 804)
Hayvanların haklarına gösterilen ihtimâmın bir başka örneğini Allâh Rasûlü’nün terbiyesinde büyümüş Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:
“Biz bir yerde konakladığımız zaman develerin yüklerini çözüp onları rahatlatmadan Allâh’ı tesbih (nâfile namaz) ve ibâdete başlamazdık.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2551)
İslâm âlimleri bir yolcunun, konakladığında kendisi yemek yemeden önce hayvanının yemini vermesi gerektiğini, bunun müstehab olduğunu ifâde etmişlerdir. (Ebû Dâvûd, Sünen, III, 51)
İbn-i Ömer -radıyallâhu anhümâ- bir gün, bir kuşu hedef alarak ok atan Kureyşli gençlere rastlamıştı. Hedefe isâbet etmeyen her ok için kuş sâhibine para ödüyorlardı. Gençler, İbn-i Ömer’in geldiğini görünce etrafa dağıldılar. İbn-i Ömer arkalarından şöyle seslendi:
“–Bunu yapan kim? Allâh ona lânet etsin. Nitekim canlı bir hayvanı hedef olarak dikip ona atış yapana, Rasûllullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de lânet okumuştu.” (Buhârî, Zebâih, 25; Müslim, Sayd, 59)
Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, Allâh’a muhabbetinin şiddetiyle rûhen o kadar hassaslaşır ve incelirdi ki, Yaratan’dan ötürü yaratılanlardan her birinin ıztırâbını sînesinde hisseder ve muzdarip olurdu.
Bu Hak dostu bir gün, dövülmekten arkasından kan boşanmış bir merkep gördü. O anda Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin de baldırlarından kan sızmaya başladı.
Yine bu büyük Allâh dostu, yolculuk esnasında bir ağacın altında biraz istirahat ettikten sonra yolculuğa devâm etmişti. Yolda torbaların üzerinde, dinlendiği yerde gördüğü birkaç karıncanın gezindiğini fark etti. Onları yurtlarından ayrı düşürmemek ve onlara gurbet hayâtı yaşatmamak için o kadar yolu geri döndü. Dinlendikleri yere geldi ve karıncaları eski yerlerine bıraktı.
Büyük Allâh dostu Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, hayvanlara muâmelenin şâhikası sayılabilecek benzersiz bir hâlini şu şekilde anlatır:
Arayış içinde olduğum ilk günlerde Allâh Teâlâ’nın sevgili kullarından olan Emîr Külâl Hazretleri ile karşılaştım. O zaman cezbe hâlim ileri idi. Bana şöyle dedi:
“–Gönül almaya bak; güçsüzlere hizmet et! Zayıfları, gönlü kırıkları koru! Onlar öyle kimselerdir ki, halktan hiçbir gelirleri yoktur. Bununla beraber tam bir kalb huzûru, tevâzû, kırıklık içinde kalıp giderler. Onları ara bul!”
Bu kadri yüce zâtın emrini tuttum. Söylediği yolda uzun süre çalıştım. Bundan sonra o Allâh dostu, bana hayvanlara bakmayı emretti. Onların hastalıklarını tedâvî etmemi söyledi. Tek başıma onların yaralarını sarmayı, temizlemeyi ve bu işleri de iyi niyetle, ihlâsla yapmamı tavsiye buyurdu.
Bu hizmeti de yerine getirdim. Bana nasıl târif ettiyse öyle yaptım. Bu sıralarda benliğim o hâle geldi ki, yolda giderken bir köpek görecek olsam, olduğum yerde durur, önce onun geçip gitmesini beklerdim. Ondan evvel adım atmazdım.
Bundan sonra bana köpeklere muhabbetle ve saygı ile bakmamı ve bu hizmetlerim vesîlesiyle ilâhî inâyete erişmeye çalışmamı emretti. Şöyle buyurdu:
“–O köpeklerden birinin hizmetini yaparken, büyük bir saâdet duyacaksın.”
Onun bu emrini bir ganimet bildim. Hiçbir gayreti elden bırakmadım. Onun işaretindeki mânâyı anladım; verdiği müjdeyi bekledim ve köpeklerden birinin yanına gittim. Bende büyük bir hâl meydana geldi. Onun önünde durdum; beni bir ağlamak tuttu. Sanki o köpek, Ashâb-ı Kehf’ten feyz almış Kıtmîr gibiydi…
Ben öyle ağlamakta iken o sırtüstü yattı, ayaklarını göğe dikti. Bundan sonra hazin hazin sesler çıkarmaya, ağlayıp inlemeye başladı. Ben de ellerimi açtım, tevâzû ve kırık bir gönülle:
“–Âmîn!” dedim. O da sustu ve döndü.
Yine o günlerden biri idi. Evden çıkıp bâzı yerlere gittim. Yolda öyle bir hayvan gördüm ki, güneşin rengine göre renk değiştiriyordu. Mânevî bir hazza dalmıştı. Bana ondan, büyük bir vecd hâli geldi. Tam bir edeb ve saygı ile karşısında durdum. Ellerimi kaldırdım. Derken o mübârek hayvan, daldığı âlemde hâlden hâle geçti ve sırtüstü yatarak göğe doğru yüzünü çevirdi. O bu hâlde iken ben:
“–Âmîn!” diyordum.120
Bir gün Kânûnî Sultan Süleyman, sarayın bahçesindeki armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhulislâm Ebu’s-Suûd Efendi’den aşağıdaki beyitle fetvâ istemişti:
Dırahta ger ziyân etse karınca
Zararı var mıdır ânı kırınca?
Pâdişâh’ın bu fetvâ talebi üzerine, Ebu’s-Suûd Efendi de, bir beyitle şöyle cevap verdi:
Yarın Hakk’ın dîvânına varınca;
Süleyman’dan hakkın alır karınca!
Bir karıncayı bile incitmekten çekinecek kadar mükemmel bir mânevî terbiyeden geçmiş bulunan Kânûnî Sultan Süleyman, hem dirâyetli bir kumandan, hem çok zekî ve teşkilatçı bir devlet adamı, hem de âlim ve edip bir şahsiyetti.
İstanbul Aksaray’daki Vâlide Câmii’ni yaptırmış olan Pertevniyâl Vâlide Sultan vefât ettiğinde, sâlih bir kimse onu rüyâsında güzel bir makamda gördü ve sordu:
“–Yaptırdığın mâbed dolayısıyla mı Allâh seni bu makâma yükseltti?”
Pertevniyâl Vâlide Sultan:
“–Hayır.” dedi.
O sâlih zât şaşırarak:
“–O hâlde hangi amelinle bu mertebeye nâil oldun?” diye sordu.
Vâlide Sultan şu ibretli cevâbı verdi:
“–Çok yağmurlu bir gündü. Eyüb Sultan Câmii’ne ziyârete gidiyorduk. Kaldırımın kenarında oluşan su birikintisi içinde cılız bir kedi yavrusunun çırpındığını gördüm. Faytonu durdurdum; yanımdaki bacıya:121
«–Git de, şu kediciği alıver; yoksa zavallı yavru boğulacak!..» dedim.
Bacı ise:
«–Aman Sultânım! Senin de benim de üstümüz kirlenir.» deyip yavruyu getirmek istemedi.
Ben de onu kırmamak için arabadan kendim inip çamurun içine girdim ve o kedi yavrusunu kurtardım. Kedicik titriyordu. Acıdım ve onu kucağıma alıp, iyice ısıttım. Çok geçmeden zavallıcık canlanıverdi.
Allâh Teâlâ, o kediye olan küçük hizmet ve merhametimden dolayı bana bu yüce makâmı ihsân eyledi.”
İşte bâzen, çok basit ve önemsiz gibi görünen küçük bir iyilik, Cenâb-ı Hakk’ın merhametini o kadar celbedebilir ki, büyük ikram ve lutuflara vesîle olur. Bu yüzden insan, çoğu zaman önemsiz zannedilen küçük hayırlardan bile kendini müstağnî görmemelidir. Zîrâ insanın dünyâda da ukbâda da büyük-küçük her hayrın mânevî yardımına ihtiyâcı vardır…
Pederim Mûsâ Efendi, mahlûkât ile dost olmak husûsunda başlarından geçen bir vak’ayı şöyle anlatmışlardı:
“Tahmînen kırk sene evvel, Muhterem Üstad Sâmi Efendi -kuddise sirruh- ile Medîne-i Münevvere’de bir ev kiralamıştık. Zamanın şartlarına göre o zamanki evler kerpiçtendi. Kendi istirahatleri için hazırladığımız odaya teşrif ettiklerinde köşede kıvrılmış bir yılan görüp gayr-i ihtiyârî heyecanlandık. Kendileri ise sükûn ve huzûr içinde:
«–Allâh’ın bu mahlûkunu kendi hâline bırakın ve ona dokunmayın.» buyurdu. Nihâyet bir müddet sonra hayvancağız ortalıktan kayboldu.”
Yine Mûsâ Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle anlatır:
“Bir hac mevsiminde idi. Muhterem Üstâd Sâmi Efendi Hazretleri ve evlâtları ile Mekke-i Mükerreme’de Beytullâh Mescidi’ne yakın, Türkistanlı Abdüssettâr Efendi’nin, Ecyâd semtindeki evinde idik. Efendi Hazretleri’nin odası, sokağa karşı, refikleri olan bizlerin ise içe doğru idi.
Bir öğle vakti, bulunduğumuz odanın kapısına geldiler ve:
«–Dışarıda birisinin gâlibâ yemeğe ihtiyâcı var!» buyurdular.
Fakir, hemen verilecek yemekleri hazırlayıp kapıya çıktığımda, ortalıkta kimseyi göremedim. Beklemeyip gittiğini tahmin ederek geri döndüm. Sekiz on dakika geçmişti ki, Efendi Hazretleri tekrar kapıda göründüler:
«–O muhtaç tekrar geldi; içeriye bakıyor!» buyurdular.
Tekrar yemekleri alıp kapının önüne çıktığımda, dilini dışarı çıkarıp içeriye bakan hayvancağızı, yâni acıkmış köpeği gördüm. Hemen yemekleri olduğu gibi önüne koydum. Çok acıkmış olacak ki, hepsini yiyiverdi.”
İşte büyüklerin nezâket ve tevâzuu böyle olur. Sâmi Efendi Hazretleri, o acıkmış köpeği cins ismiyle çağırmamış, “kişi” tâbirini kullanmıştı. Hattâ çok zaman hayvanlardan bahsederken bile “yaratık” yerine, “Allâh’ın kulu” tâbirini kullanırlardı. Çünkü Yaratan’dan ötürü yaratılanlara gösterilen ahlâk güzelliği, hakîkatte Yaratan’a arz edilmiş, O’na candan bağlı bir gönlün, yâni kalb-i selîmin güzelliğidir.
Yüce dînimiz İslâm, her fırsatta ve pek çok vesîleyle, canlı-cansız bütün varlıklara karşı güzel davranmamızı telkîn etmektedir. Bu cümleden olarak Mekke’nin harem bölgesindeyken ve ihramlıyken ağaç kesmek, ot koparmak, avlanmak, hattâ avcıya avı göstermek gibi bâzı fiilleri yasaklamış ve bu yasakları çiğneyenler hakkında muhtelif cezâlar tâyin etmiştir. Böylece mü’minlerin, harem bölgesinde küçük günahları dahî işlememe, hiçbir bitki ve canlıya zarar vermeme gibi tam mânâsıyla “zararsızlık” ifâde eden bir hâl ve kıvâma gelmelerini murâd etmiştir.
İnsan, hac mevsiminde yaptığı temrinlerle öyle bir hassâsiyet kazanacak ki, rafes, fısk ve cidâli bertarâf etme husûsunda zirveye çıkacak. Bir ot dahî koparmayacak, kadın-erkek birlikte tavâf, sa’y ve vakfe yaparken rafesten korunacak, devamlı ayaklarının ucuna bakarak fısktan ve cidâlden berî kalacak…
İslâm’ın bu hassâsiyeti sâdece harem bölgesine ve ihram hâline mahsus değildir. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Kim bir sidre ağacını keserse, Allâh onun başını cehenneme uzatır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 158-159/5239)
Bu hadis hakkında kendisine sorulunca Ebû Dâvûd şu cevâbı vermiştir:
“Bu hadis muhtasardır, mânâsı şudur: Kırda bayırda yolcuların ve hayvanların gölgesinden istifâde ettikleri bir sidre ağacını, o ağaçta herhangi bir hak sâhibi olmayan bir kimse, haksız olarak keserse Allâh onun başını cehenneme uzatır, demektir.”
İslâm’ın, insan ve hayvan ile birlikte nebâtâta dahî şâmil olan sevgi ve alâkasına misal gösterilebilecek şu hâdise ne kadar ibretlidir:
Asbâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden Ebu’d-Derdâ -radıyallâhu anh- Şam’da ağaç dikmekteydi. Yanına birisi yaklaştı ve:
“–Sen, Hazret-i Peygamber’in dostu olduğun halde, ağaç dikmekle mi meşgul oluyorsun?” diyerek gördüğü hâl karşısındaki şaşkınlığını ifâde etti. Ebu’d-Derdâ Hazretleri de o kimseye şu cevâbı verdi:
“–Dur bakalım, hakkımda böyle rastgele, çarçabuk hüküm verme! Ben Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i şöyle buyururken işittim:
«Bir kimse ağaç diker de o ağacın meyvesinden bir insan veya Allâh’ın mahlûkâtından herhangi bir varlık yerse, bu, o ağacı diken kimse için sadaka olur.»”
(Ahmed, VI, 444)
Tabiî bunun aksine bitkilere ve diğer canlılara zarar vermek de vebâli mûcip bir davranıştır. Nitekim ecdâdımız bunu; “Yaş kesen, baş keser.” diyerek veciz bir sûrette ifâde etmişlerdir.
Peygamber Efendimiz, insanları ağaç dikmeye ve çevreyi yeşillendirmeye teşvik etmiştir. Kendisi de ashâbına bu hususta bizzat örnek olmuştur. İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şöyle nakleder:
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, iki kabrin yanından geçerken onlar hakkında:
“İkisi de azap görüyorlar, ancak (kendilerine göre) büyük bir günahtan dolayı değil. Birisi söz götürüp getirdiğinden, diğeri de küçük abdest bozarken îcâb ettiği sûrette korunmadığından (üzerine sıçrattığından) dolayı muazzeb oluyor.” buyurdu. Akabinde yaş bir hurma dalı istedi. Onu ikiye ayırdı ve daha sonra bunları kabirlerin başına birer birer dikti. Sonra da sözlerine şöyle devâm etti:
“Kurumadıkları müddetçe onların azâbını hafifletmeleri umulur.” (Müslim, Tahâret, 111)
Zîrâ yaş bir yaprak dahî bizim idrâkimizin dışında zikir hâlindedir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbîh eder. O’nu hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbîhini anlamazsınız. O, hilm sâhibidir, bağışlayıcıdır.” (el-İsrâ, 44)
Velhâsıl, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı bâzen büyük bir şeyde, bâzen orta, bâzen de küçük bir şeyde gizlidir. Gazabı için de aynı şey geçerlidir. Öyleyse Allâh’ın bütün mahlûkâtına şefkat, merhamet ve muhabbetle yaklaşmalı, gerektiğinde hizmetlerine de koşmalıdır.
İslâm, bütün canlılara, insanlara, hayvanlara ve bitkilere dahî merhamet ve muhabbetle muâmeleyi emreder. Onların her birine karşı insanoğlunun vazîfeleri vardır. İşte İslâm’ın güzelliği, bütün varlıkları ihâta eden bu âlemşümûl muhabbet ve merhamet anlayışında gizlidir. Bir müslüman, uzun yollar boyunca bin bir canlıya; hayvanâta, ağaca, güle, sümbüle, bülbüle hizmet ederek akıp giden ve bereket taşıyan bir ırmak gibidir ki, sonunda onun varacağı menzil ancak sonsuzluk ve vuslat deryâsıdır.
Güneş için ısıtmamak nasıl imkânsız ise, büyük ruhlar için de mahlûkâta acımamak öyle imkânsızdır. Merhamet, bütün âleme yayılmış ilâhî bir cevherdir. O sevgi ve şefkatin kaynağı da Cenâb-ı Hak’tır. Merhametten mahrûm olanlar, en büyük hazineyi, yâni saâdetin kapısını açacak anahtarı yitirmişlerdir.
Muhabbetin kaynağına Allâh ve Rasûlü’nde erişen Hak dostları, ebediyyen bütün mahlûkâtın dostu olarak kalırlar. Onlar mâzî olmazlar, ömürleri, vefatlarından sonra da devâm eder. Hak dostu Yûnus Emre Hazretleri bunu ne güzel ifâde eder:
Yûnus öldü deyû salâ verirler
Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez…
